leyla ile mecnun

18/1/2008 01:47, 2007


LEYLÂ ile MECNÛN


Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur.
Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır.
Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen
bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir.
Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez.
Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner,
başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.

Mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun
(deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur.
Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve
mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz.
Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür.
Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn,
kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

"Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."

Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar.
Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir.

Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir.
Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de
mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır.

Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür.
Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir.
Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır.
Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.

Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner.
Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar.
Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın
maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz.
Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer.
Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir.
Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;

"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez."

Der, kabri kucaklayarak ölür.

Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında,
Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür.
Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:
"Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri,
aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."




LEYLA ve MECNUN


Ey Rabbim! Aşk belasıyla beni tanıştır
Beni bir an bile olsa; aşk belasından ayırma!

Detlilerden yardımını uzak tutma.
Yani beni daha çok belalara müptela eyle!

Ben var oldukça, beladan, isteğimi uzaklaştırma!
Ben belayı isterim, çünkü bela da beni ister.

Sevgi belasıyla ağırbaşlılığımı gevşetme!
Ta ki dostlar beni kınayıp vefasız demesinler!

Gidip geldikçe, sevgilimin güzelliğini arttır,
Sevgilimin derdine beni daha çok mübtela et.

Ben nerede, mevki ve itibar kazanma nerede?
Bana yoksulluk ve yokluk ulaşma kabiliyeti ver

Senden ayrıyken, bedenimi öyle zayıf kıl ki,
Bahar yeli beni sana kavuştursun.

Fuzûlî' nin nasibi gibi beni gururlandırıp,
Ey Rabbim, asla beni bana bağlı kılma!

Sonunda yar, ağlayıp inlememize acıdı ve
Bugün hüzünler evimize ayak bastı.

Gözyaşı yağmurum, demek, öyle tesir etti ki,
Gül bahçemizde taze bir gül dalı düşürdü.

Ah ateşinin bizi yaktığı,
Ayrılık gecesini aydınlatan meş' aleden bellidir.

Eğer ağlayan gözümüzde uyku olsaydı,
Bu kavuşma uyku halinde görülen bir rüya demek mümkün olurdu.

Gördüğümüz bir hayal mi?
Yoksa sevgilinin yanımıza geleceği aklımıza bile gelmezdi.

Ey can ve gönül! Sevgili, misafirimiz oldu!
Neyimiz varsa, misafirimizin ayaklarına dökelim.

Ey Fuzûlî! Sevgilinin kasdı, canımızı almakmış.
Gel.. Güzel uğruna can vermeyi kendimize bir borç bilelim.

**
Fuzûli' nin 1535' te yazdığı
Leylâ ve Mecnûn adlı mesnevîsi.

İLAHİ AŞK

7/7/2007 13:45, 2007


 

Ey güzeller güzeli, beni sevdanla yaktın!
görmüyor bir şey gözüm, her an hulyanla aklım!


Sen (Kabe kavseyn) şahı, ben ise azgın köle,
Sana konuk olmağı, nasıl söyler bu şaşkın?

Acıyıp bir bakınca, ölü kalbler dirilttin,
sonsuz merhametine sığınıp, kapın çaldım!

İyilik kaynağısın, dermanlar deryasısın!
Bir damla lutuf et bana, derde devasız kaldım!

Herkes gelir Mekke’ye, Kabe, Safa, Merve’ye,
ben ise senin için, dağlar tepeler aştım!

Dün gece, bir rüyada göklere değdi başım,
kapındaki uşaklar, enseme bastı sandım!

Ey Cami hazretleri, sevgilimin bülbülü!
şiirlerin arasından, şu beyti seçtim aldım:

(Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi,
bir damlacık umarak, ihsan deryana vardım.)

Başka bir şiirinde şöyle terennüm etmektedir:
Ey günahlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim!

çok kabahatler işledim, sana yalvarmağa geldim!
Karanlık yerlere saptım, bataklıklara saplandım,

doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim!
Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların canı!

uygun olur mu söylemek, canımı fedaya geldim!
Dertlilerin tabibisin, ben ise gönül hastası,

kalb yarama deva için, kapını çalmağa geldim!
Cömertlerin kapısına, bir şey götürmek hatadır.

basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim!
Günahlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi,

Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla,
gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim!

Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz canan!
su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

AŞKIN HALLERİ

28/6/2007 01:17, 2007

"Ask imis her ne var alemde, ilim bir kiyl-ü-kâl imis ancak"
Nurrettin Topcu
.
“Rabbini arayan bir dindi aşkım!”
.
Aşk bir şuur halidir. Ancak bütün şuur halleri kendilerine özel bir düzen içinde tek tek yaşandıkları halde aşk, kalabalık şuur hallerinin toplu halde şuura yaptıkları baskındır. Bu baskın şuur dışında, yani yasarken varlığının farkında olmadığımız derinlerdeki ruh dünyamızdan gelir; onun taşarak şuur alanını kaplaması halidir. Bendini yıkan bir selin bağları, ovaları ve ormanları doldurması gibi, bizdeki duygularla düşünceler ve kararlar askın baskını ile dolar, örtülür ve gözden kaybolurlar. Tereddütler, şüpheler ve korkular da öyle. Onlar da bağ ve bahçelerin dikenlerini ve çalılarını örten suyun baskını altında yok olurlar. Askın seli altında ruhta ne hesap kalır, ne menfaat fikri, ne de kin. Ölçüler, hesaplar ve planlar aşk tufanında silinen tarla ve bahçe sınırları gibi, eriyip giderler. Aşk, nazariye ve tenkidi de tanımaz. O mutlak hakikattir; bütününü varlığına iman halinde tek taraflı temaşadır; kendini alemde temaşadır; kendini alemden ayrı görmeyen, Bir'den başka kemmiyet tanımayan, secde edenle edileni secdede birleştiren ilahi sarhoşluktur.
.
Fuzuli'nin diliyle: “Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir” sözü askın tam ifadesidir. Gerçekten askın dünyasında sevinç ve keder, zaman ve mekan, kayıp ve kazanç denen şeyler yoktur. Onda iyi ve kötü, uzak ve yakın, gerçek ve yalanda karşılıklı duran hüviyetlerinden sıyrılmışlardır. Zaman ve mekan çerçeveleri içinde yasayan şeylerden hiç biri yoktur ki, askın gelişiyle kaçıp kaybolmasın. Onun bizde yok ettiği şeylerin sonuncusu da ölümdür. O, ölümden kurtaran kuvvettir. Aşk, ruhtan ölüm korkusunu ve vehmini sıyırıp attıktan sonra bedenin çürüyüşüne ne ad verilirse verilsin, aşkın umurunda olmaz.
.
Suurdisi denen içimizdeki karanlık dünyaya aşkı dolduran nedir? Onun büyük hamlesi nereden gelmektedir? Aşk, kainatın başlangıcında varlığın var olduğu anda gözükmüştü. Varlığı var kılan O idi. Ona kuvvet demiştik. İlk kuvvet cansız varlıkların ve sonra canlıların halkalarından geçip de insana gelince insanda kendini tanıdı şuur oldu. Ancak ilk kuvvet birdi, bölünmez bütündü. Bölüne bölüne bunca varlıkları meydana getirdikten sonra insana geldi. İnsanda ilkin bölümlerin, çok olan cüzlerin suuru oldu.
.
Insan, derya içinde hem de derya oldugu halde damlalari taniyor. Süphesiz ki, bu hal sadece bir vehimdir, Mevlana'nin dedigi gibi bir sasiliktir. Bizi yapan kuvvet, kendini bizden kiskaniyor. Bizi kalin örtülerle örtmüs, gözlerimizin önüne biri bin, biri yüzbinler gösteren bir cam geçirmis, bizi bizden saklayan bir cinnete müptela kilmis; hem de varliginin incecik isigini yer yer saskin ve sasi surumuzun çatlaklarindan içeri uzatmaktan çekinmiyor. Renk ve sekil olmus, ses ve koku olmus, mesafe ve manzara olmus, Ümit ve emel olmus, dost ve derya olmus, Kah görünmüs kah kendini gizlemis. Göründügü yerde bile kendini gizlemis. Onun en çok ve en kuvvetli gizlendigi yer, bizim benligimizin derinligidir. O herseyde ve herkestedir. Gizlenmek istedigi zaman bizim benligimize dogar. Içimizde rahatça yatarken bile ona bir sey yapamayiz. Ona hükmedecek kuvvet, dünya varliklarinin hiçbirisinde yoktur. O mutlak hürriyettir. Suur disinda bir kez bosalip da suura tasip yayildimi, bizi de kendi gibi, gerçek hürriyete kavusturur askin bir seyden korkusu, kimseden pervasi yoktur. Raskolnikof, asil zindaninda hür ve mesuttu. Askin bizi pençesinde esir eden kuvveti, yine kendi astigi yolda, baskalarinin olaganüstü ve imkansiz görünen seyleri yapmak hususunda sahibine sonsuz hürriyet saglayicidir.
.
Ayri ayri varlik diye adlandirilan dünya hayalleri ile hayat hadisesi denen kabuslarin önünde alakasiz, insafsiz ve adeta habersiz olan asik, kendi askinin sekil verdigi hayalden baskasini tanimaz. Paliard diyor ki: "Güzelligin asiklari var, zenginligin asiklari, ilmin asiklari var, bir de askin asiklari var. Ve hepsinde görülen, varligina tahakküm eden hayalden baska herseye karsi bir ilgisizlik, bir anlayissizlik, bir asabiyet." Bunlarin hepsinin asli, asil ve gerçek kaynak, askin aski olusudur. Öbürleri askin tek ve gerçek olan varliginin önüne tutulmus, arkasindaki isigi aksettiren birer perdedir.
.
Akilli adam asik degildir. Sersem aski hiç anlamiyor. Askin öyle görüsleri vardir ki, yüzbinlerce akil onun derinligine dalmaktan aciz kalir. Askin hürriyetini kazanmak için aklin dizginlerinden siyrilmak sarttir. Akil bizdeki bostan korkulugudur, yüksekte uçan kuslar ondan kaçarlar. Ask bir kustur ki, bir basa konmadikça ararmaz. “Önceleri ben askin arkasindan kosuyordum, simdi o benim pesime düstü” diyen Mevlana'ya her halde sems günesi önceden görünmüstü. Akla göre akilsizlik ne ise, askin gözünde akil da öyledir. Akil insanlari uçsuz bir denizin kenarina kadar götürüyor Eger insanda ask denizine açilacak güç bulunmazsa, aklin onu biraktigi kiyilarda çarpan firtina ile helak olacaktir. Hayat dedigimiz iste bu kiyilarin firtinasidir.
.
Tabiat askin anasi, günes sevgilisidir. Tabiat içinde gelisen ask ana kucaginda uyuyan yavru gibi mahzunlasip nazlaniyor. Anasindan ayrilip da bir ruhun kafesine kapaninca siddet ve isyan oluyor Sonsuz olan ask, bir insan varligina hapsedilince ondan tasmak ve tekrar aleme yayilmak istiyor. Askin gelisi büyük ve ürpertici bir sarsinti ile olmuyor. Daha önce bütün bir ömür boyunca benligimizi dolduran isteklerin, hayallerin ve geçici emellerin agir ve oyalayici ipinden, bir safrayi kendinden atar gibi siyrilmamiz, sarsici, ürpertici, bazan tahammülü güç açilarla beraber oluyor. Bizde hayat vehmini kendileriyle beraber sürükleyen bu agirliklardan kurtulduktan sonra iç dünya bos ve seffaf bir fanusa dönüsüyor. o zaman askin gelisi büyük bir isik cihanina bir küçük kusun bir göz kirpmasiyla gelisi kadar hafif bir hareketle olmaktadir. Onun aklin ortaya koydugu binbir sebeple açiklanamayan varligi, kainatin baslangicinda varligi var kilan ilk kuvveti içimizde buldugumuz zaman duydugumuz sevinçtir. Ask, varligin kendi kendisini tanimasi halidir.
.
Ask, ölümü yenmek istiyor ve dünyamizdaki her denemesinde yeniliyor. Çünkü ölüm, ser tanrisi Angemanyou'dan daha kuvvetlidir. Askin cilvelerini önce hos görür, lakin askin sonsuzda birlestirdigi varliga sonunda saldirir ve bilinmeyen karanliga gömer. Ölüm, yoklukla bir saniliyor; süphe, karanlik ve korkuyu hep birlikte temsil ediyor. Insanlar ondan yoklugun kendilerine uzanip kendisine dogru çeken menhus eli diye ürperiyorlar. Hem de onu yokluk kabusu gibi karsiliyorlar. Eger onun getirdigi yokluk olsaydi, bu kadar korkunç olur muydu? Yokluk elbette aski tanimayan günahkarlarin, içerisinde kaybolduklari karanliktir. Onlar zaten gerçekten var olmamislardi; kendileri için bile süpheli olan birer hayalettiler. Sadece, altina girmeden önce bu topragin üstünde bir müddet tepindiler, bogustular, bagristilar ve sonra ayni topragin altina düsup orada eridiler. Onlarin yasamamis olduklarina yeryüzünün daglari, agaçlari ve denizleri sahittir. Bu kutsal varliklarin önünde onlarin ne bir damla göz yaslari, ne iztiraptan bir ibadetleri, ne Tanri'nin diliyle konusmalari oldu. Onlar, ne daga inen nuru gördüler, ne agaçlarla konustular, ne denizleri gözyaslariyla doldurdular. Aski bilmeyen bu günahkarlarin, yokluktan yine yokluga geçeceklerinden süphe mi edilir? Ölüm onlar için hazindir, aciklidir, çünkü yoklukdan yine yokluga götürür. Biz insanlar, onlarin ölümüne aglarken yine onlarin yok oluslarina aglariz. Asiklarin ölümüne aglarken asil kendimize agliyoruz; bizi onlarin hicraninda yasamaya mahkum eden talihimize agliyoruz. Onlara için için imreniyoruz belki. Çünkü onlar, askin bayragini hayatla ölümün tam sinirina diktiler. Burasi cihad topragi, ötesi fetih ülkesidir onlara. Bu gazanin destani bu yanda okunuyor, fetihler asil orada ask ölümü yenmistir; ölüm denen perdeyi kaldirmis onun yerine zafer bayragini çekmistir.
.
Sonsuzun zaferi bu yeryüzünde de kazanilir. Ancak askin kiliciyla o zafere ulasiyor. Bu zaferin müjdesi ve mükafati, Rabb'in temasasidir. Bir örtüyü kaldirir gibi, bir anda herseyi ve bütün varliklari ortadan kaldirip da kalp gözüne görünen o Rabb'in yüzü, kelimeyle anlatilmayan ve beklenmedik anda bize çevrilen o sekilsiz, renksiz ve gözsüz bakis, o baha biçilmeyen selamet müjdesi, ah o kurtanci sevgili bir daha görünse, bir kere görünse, alemde elem, süphe ve ölüm mü kalirdi? Acaba ölüm dedikleri sey, varligi var kilan ilk kuvvetin, yani askin kaynagina ruhun dönüsü ve onunla bahtiyar birlesmesi olmasin!
.


<<Önceki Sayfa |1/50|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı