HİDAYET ÖYKÜLERİ 2

24/6/2007 02:55, 2007

ZAMAN / TURKUAZ 04.05.2005 ÇARSAMBA

Uçagi kaçirdi, Islam’i yakaladi

Danilo Giannoni, binecegi uçagi kaçirinca hayati degisti. Asil meslegi taki tasarimciligi olan Italyan Giannoni’nin ebru yapmaya baslamasinin ve Türkiye’ye yerlesmesinin ilginç bir hik⹥si var: Ülkesine dönme plani, uçaga yetisemeyince suya düstü. Istanbul’a giden Giannoni, ilk görüste vuruldugu ebru için yasantisini degistirdi. Önce ülkesine dönerek çalistigi sirketlerden ayrildi, sonra evini Istanbul’a tasidi. ‘Sir Kapisi’ hikayelerini çagristiran bir tanismanin ardindan Müslüman oldu.

ISLAMIYET’E GIDEN YOL ‘EBRU’DAN GEÇER

Ser zannettigimiz seyler bazen hayir çikar. Bunu yasamadan bilemeyiz. Danilo Giannoni, böyle bir tersligin ardinda sakli güzellikleri elbette bilemezdi. Italyan vatandasi olan Giannoni, bir ebru sanatçisi. Asil meslegi taki tasarimciligi olan Giannoni’nin ebru yapmaya baslamasinin ve Türkiye’ye yerlesmesinin ilginç bir hikayesi var: Bulgari, Damiani ve Leo Pizzo gibi ünlü firmalarda mücevher tasarimcisi olarak çalisirken, 2002 Eylül’ünde tatil için geldigi Antalya’dan ülkesine dönerken uçagi kaçiriyor. Arkadaslarinin önerisiyle 3 günlügüne Istanbul’a giden Giannoni, sokakta ebru yapan insanlari görüyor. Kendi deyimiyle ilk görüste vuruldugu ebru için bütün yasantisini degistiriyor. Önce ülkesine dönerek çalistigi sirketlerden ayriliyor, arkasindan ise evini Istanbul’a tasiyor. “Eger uçagi kaçirmamis olsaydim herhalde dünyanin bir yerinde taki sergisinde veya fuarinda olurdum.” diyen Giannoni, Beyoglu’nun arka sokaklarinda küçük bir dükkanda ebru yapmaya basliyor. Aldigi kitaplarla ve örnek aldigi sanatçilarin eserlerini görerek ebru yapmayi ögrenen Giannoni, simdi ise geçen yil Taksim’de açtigi 3 katli atölyesinde ebru dersleri veriyor. Ebru ögrenmeye karar vererek tüm yasantisini bir anda degistiren Giannoni, yardim için basvurdugu kisilerden yeterli destegi alamamaktan yakiniyor.

Kendisine örnek olarak 20. yüzyilin ebru üstatlarindan Necmettin Okyay’i alan Giannoni, figüratif ebrunun ilk örneklerinden olan çiçekli ebru türünü gelistiren Necmettin Hoca’nin eserlerinden olusan bir koleksiyona da sahip. Necmettin Okyay’in kuzeni ve ögrencisi olan Mustafa Düzgünman’in eserlerinde de ayni duyguyu ve heyecani aldigini açiklayan Giannoni, onlardan sonra gelen ustalar için ayni seyleri düsünmedigini dile getiriyor. Ailesinin kendisini bir deli gibi gördügünü belirten Giannoni, insanlarin “Dünyanin en iyi firmalari ile çalisiyorsun, taki tasariminda 7 defa ödül aldin, bir anda ilk defa gördügün bir sanata ‘vuruldum’ diyerek onlarla iliskini kesip tanimadigin bir ülkeye gidip yerlesiyorsun. Sen tam anlamiyla çilgin bir delisin.” dedigini dile getiriyor.

Kendisini ebruyla özdeslestiren Giannoni’ye göre ebru, heyecanlarin, duygularin ve renklerin bir karisimi. Giannoni, “Benim hayatim ebruya çok benziyor. Ruh halim ebru gibi degisken olabiliyor. Yagmur yagdiginda yaptigim ebruyla günesli havada yaptigim ebru çok farkli oluyor.” diyor. Giannoni, ebru yaparken ruhunu beslemeyi de ihmal etmiyor. Ruh dengesini kurmak için ney dinlemeyi tercih eden Danilo, ebruyu modern çizgilere tasimis. Ebruyu birçok üç boyutlu objeye tasiyan sanatçi, gündelik hayatta kullandigimiz objelere tasinan ebrunun böylece güncelligini koruyacagi görüsünde.

“Turist idim intisab ettim”

Simdiye kadar yaptigi ebru çalismalari 3 büyük devlet adaminin duvarlarini süslüyor sanatçinin; Italya Basbakani Silvio Berlusconi, Japon Imparatoru Akihito ve Basbakan Recep Tayyip Erdogan. Italyan Basbakani Silvio Berlusconi’nin Istanbul’a geldiginde ona verilmek üzere kendisinden 2 tablo istendigini açiklayan Giannoni, 2 tablonun Basbakan Erdogan’a, bir tablonun da Japon imparatorunun dogum gününde hediye edilmek üzere satin alindigini açikliyor. Tablolari alanlarin isimlerini söylemeyen Danilo, müsterilerinin kendisine güvendigini belirterek güvenlerini sarsmak istemedigini belirtiyor. Ebrunun yaninda artistik danismanlik hizmeti veren Danilo, Italya’da bulunan bilgisayar firmasi ve GSM operatörü ile çalisiyor. Bazi firmalarin reklamlarinin fonunda ebru kullanmis ve olumlu elestiriler almis. Sanatçi, “Ebruyu özellikle kullaniyorum. Kendimi gönüllü sanat elçisi olarak görüyorum.” diyor.

Birçok projesinin oldugunu açiklayan Giannoni, Basbakan Recep Tayyip Erdogan ile görüserek projelerini açiklamak istedigini; fakat henüz görüsemediklerini belirtiyor. Hazirlamak istedigi ilk projeden bahseden Giannoni, “Ebruyu kullanarak Türkiye’nin kartviziti olacak bir çalismanin hazirligi içerisindeyim. Böylece Türkiye’nin tanitimlarinda da kullanilacak bir kartvizit. Basbakan Recep Tayyip Erdogan ile görüsebilirsem projenin detaylarini açiklayacagim.” seklinde konusuyor. Danilo’ya teklif getiren yalnizca Italyan firmalar degil, anlasma asamasinda olduklari için ismini vermek istemedigi bir Türk bankasi da kredi alan müsterilerine hediye etmek üzere 5 bin tane ebru siparisi vermek istedigini ifade ediyor. Danilo, yasantisini neredeyse tamamen degistiren uçagini kaçirma hikayesinin en büyük meyvesi olarak Islamiyet’le tanismasini görüyor. “O gün Antalya’da uçagi kaçirmasaydim Islamiyet’le de tanisamayacaktim. Uçagi kaçirmis olmamin tek hikmeti ebruyla tanismam degilmis.” diyen Giannoni’nin tanisma hikayesi söyle: Danilo, çocukluk yaslarindan bu yana rüyasinda bir oda ve odanin penceresine yansiyan bir cami görür. Önceleri camiyi tanimadigi için rüyasinda gördügü yapiya anlam veremez. Daha sonra cami oldugunu ögrenir. Danilo’nun rüyalari, 2002 Eylül’ünde Antalya’daki uçagini kaçirarak vakit geçirmek için geldigi Istanbul’a kadar sürer. Sultanahmet’te bir banka oturup kitap okuyan Danilo’nun yanina iyi Ingilizce konusan beyaz sakalli bir yasli yaklasir. Ona burada ne yaptigini sorar. O da turist olarak bulundugunu söyleyerek yemek yiyebilecegi yerleri sorar. Danilo’nun Italyan oldugunu ögrenen yasli adam, “Benim de bir arkadasim yillardir bir Italyan’i bekledigini söyleyip durur; sakin o sen olmayasin!” der ve tebessüm eder. Yasli adam bir süre sohbet ettigi Danilo’yu semazenlerin gösterisine davet eder, böylece bir Italyan’i bekledigini söyleyen Yakup Hoca ile Danilo’yu tanistiracaktir. Yasli amcanin söyledikleri, Giannoni’ye ilginç gelir.

Semazenlerin gösterisine giden Giannoni, her aksam gelen Yakup Hoca’nin o aksam gelmedigini ögrenir. Yasli adam, “Üzülme, ben seni evine götürürüm.” der. Yakup Hoca’nin evine gittiklerinde ise Danilo beyninden vurulmusa döner; çünkü yillarca rüyalarinda gördügü odaya girmistir. Odanin penceresine yansiyan caminin ise Fatih Camii oldugunu anlar. Yakup Hoca hemen Danilo’nun koluna bakar. Kolundaki beyaz lekeyi görünce “Sen benim yillardir bekledigim Italyansin.” der. Müslümanliga olan çagrisi yillar önce baslamis olan Danilo, Yakup Hoca’dan Islamiyet’i ögrenir ve Müslüman olur.

Italyan ünlüleri, Türk engelli çocuklar için seferber edecek

Sanat ve is dünyasinin ünlü isimlerini, otistik çocuklarin egitimine katkida bulunmak için bir araya getiren Danilo Giannoni, simdi de Italyan ünlülerini seferber edecek. Tohum Otizm Vakfi’nin yararina hazirlanan ‘Tohuma Su Gerek’ projesi için aralarinda Güler Sabanci, Caroline Koç, Leyla Alaton, Oya Eczacibasi, Bettina Hakko, Hülya Avsar, Demet Akbag gibi isimlerin bulundugu 33 ünlüyü bir araya getiren Giannoni, simdi de Italya’daki sanat ve is dünyasinin ünlülerini bir araya getirecek. Italya’nin yaklasik 30 ünlü isminin yapacagi ebru çalismalari, düzenlenecek açik artirma ile satilacak. Elde edilen gelir Tohum Otizm Vakfi’na bagislanacak.

HİDAYET ÖYKÜLERİ

24/6/2007 02:49, 2007

BEN Ağustos 1999’da İslam’ı seçtim. Fakat dürüstçe söylemem gerekirse, Ocak 1999’da durumum hiç de parlak değildi. Hayatım parçalara ayrılmak üzereydi. Yaşım 23’tü, evliydim, Eylül ayında doğmuş bir kız çocuk sahibiydim, bir meksika restoranında tüm gün çalışıyordum, kocam ise hem koleje devam etmek hem de çalışmak için Virginia’da yaşıyordu. Kocam bir Hintli’ydi ve Ocak 1999’da yeşil kartını almıştı ve kartını alır almaz kendi planlarını uygulamaya başladı. Bu planların içinde ben ve çocuklarım yoktuk.
Beraber çalıştığım insanlar büyük oranda Hintli ve Pakistanlıydı. Bu insanların çoğu Müslümandı ama Amerikanlaştıkları için yeterince dindar değillerdi. Tabi, aralarında dinine sıkı sarılanları da vardı. Mutfakta çalışan Pakistanlı birisi vardı. İsmi Osman’dı ve her zaman çok sessizdi. Ben onun kuzeni Asjid’le yıllarca çalışmıştım ve her zaman iyi geçinmiştik. Osman Casa Rico’da yeniydi ve onun Asjid’in kuzeni ve Müslüman olması dışında hiçbir şey bilmiyordum.



Eşimin Hindistan’a gidişinin ardından bir gün işyerinde çalışırken ruhsal olarak tam bir çöküş yaşadım. O gün kafamda düşünceler karman çormandı. İçimde büyük bir başarısızlık ve çöküş hissi yaşıyordum ve ölmek istiyordum. O gece eve gittim, hapları elime aldım ve her şeye bir son vermeyi istedim. Allah’ın beni düşünmediğini hissediyordum.

İçinde bulunduğum şartların iyileşmesi için O’na dua ediyordum, ama her şey daha da kötüye gidiyordu. Neredeyse her gece İncil’i açıp okuyor ve sorunlarıma cevap arıyordum. Ama benim durumuma uyan hiçbir bölüm yoktu. Anlaşılan, benim hayatımın ilahi sözlerle ya da ilahi planla hiçbir ilgisi yoktu. Tam hapları yutacakken son anda çocuklarım aklıma geldi ve beni hastaneye götürmesi için annemi aramakla yetindim.



O gece ciddi duygusal stres teşhisiyle psikiyatri kliniğine yatırıldım. İki gün boyunca hiçbir şey yapmadım, sadece ağladım, ağladım. Uyumadım, bir şey yemek istemedim, sadece ölmek istiyordum. İkinci günün sonunda hastane görevlileri benimle ilgilendi ve uyumam için bana hap verdiler. 12 saat sonra şişmiş gözler ve kırık bir kalple uyandım. Ama kendimi daha iyi hissediyordum. Bir danışmanla üç saat süren bir görüşme yaptım. Görüşmeden sonra hayatımla ilgili tüm hedefleri belirledim ve çocuklarımın iyiliği için mücadele etmeye karar verdim.

Ziyaretçi saati geldi ve hemşire yanıma gelerek bir ziyaretçim olduğunu söyledi. Ona kim olduğunu sordum, bana “Osman” dedi. İçeriye girdiğinde ben hemen ağlamaya başladım. Bana cesur olmam gerektiğini söyledi ve eğer istersem benimle konuşmak istediğini söyledi. Onu dinlemeye hazırdım. Bana hiçbir zaman unutmayacağım bir cümle söyledi:

"Benim ülkem fakirlik ve bir sürü sorunları olan bir ülke. Ama hiçkimse depresyona girip kendisini öldürmeyi denemez. Biliyor musun neden?”

“Hayır” dedim “Neden?”

"Çünkü benim ülkemdeki insanlar müslüman. Onların Allah’ın son sözü olan Kuran’ı var. Bu Kuran, senin sorularına ve daha pek çok soruya cevap verir. O sana huzur verecektir, eğer Ona inanırsan tabi.”

Osman’ın cevabı buydu. Hastaneden çıkar çıkmaz İslam’ı araştırmaya yemin ettim kendi içimde. O gece yatakta uzanıyordum ve hayatımın eğer kararlı olursam nasıl değişebileceğini düşündüm. Sadece sorularımın cevaplarını bulmak için nereye bakmam gerektiğini bilmem gerekiyordu. Kuran’ı ve İslam hakkında ne kadar az şey bildiğimi düşündüm. Bu sırlı kitabı merak etmeye başladım.

Ertesi sabah doktorumla buluştum. Odasına girdiğimde gözlerime inanamadım. Çünkü karşımda Pakistanlı bir Müslüman doktor duruyordu. İnanamadım buna. Benimle yaşadığım ruhsal çöküntü hakkında konuştu. Ben de onun sorularına ağlamadan olabildiğince iyi cevaplar vermeye çalıştım.

Bir sessizlik anından sonra benim için taburcu kağıdını doldurmaya başladı. Bu anı ona İslam hakkında soru sormak için bir fırsat olarak gördüm.

Derin bir nefes aldıktan sonra önündeki kitabı kapattı. Bana İslam hakkında ne bildiğimi sordu, ben de ona müslüman arkadaşlarım olduğunu söyledim. Güldü ve ihtiyaç duyduğum her türlü bilgiyi vermekten mutlu olacağını söyledi. Bana Muhammed’den (asm) ve onun Allah’ın son elçisi olduğundan bahsetti. Sonra İslam’ın aslında Hıristiyanlık ve Musevilik ile ne kadar benzer olduğunu, fakat Müslümanların insan ile Allah arasındaki ilişkinin doğrudan olduğuna ve hiçkimsenin bu ilişkiyi bozamayacağına inandıklarını anlattı.

Bana kendi işlediğimiz günahlarımız için sorumlu olduğumuzu ve hesaba çekileceğimizi, bu dünyada kötü işler yapan ve Allah’a inanmayan insanların cezaya uğrayacaklarını söyledi. Ve bana Allah’ın tüm problemlerimin çözümü olduğunu, Kur’an’ın en iyi mutluluk reçetesi olduğunu ifade etti. Sonra antidepresan reçetesini imzalamamı, İslam’ı iyice incelememi, bir problemim olduğunda gelip kendisini ya da arkadaşlarıyla konuşabileceğimi söyledi. Ayrıca bana düzeleceğimi, İslam’la birlikte belki ilaca ihtiyacım olmayabileceğini anlattı.



O gün hastaneden ayrıldım. Ertesi gün boşanma dilekçesi doldurdum. Daha önemlisi, tüm kalbimle İslam’ı araştırmaya başladım. Osman bana okumam için bir sürü kitap aldı. Bu beni iyice kamçıladı. Başka bir gün Osman İslami kitaplar almak üzere beni ve çocuklarımı bir Pakistanlının işlettiği bir kitabevine götürdü. Dükkan sahibi, benim İslam’a ilgi duyduğumu görünce çok heyecanlandı. Bana ilk Kuranımı hediye etti. O gece eve vardığımda çok mutluydum. Kuran’ı açtım ve okumaya başladım. Sabahın dördüne kadar okumaya devam ettim. Onu bir türlü elimden bırakamıyordum. Bakara Suresi çok yoğundu. Kuran içimde öyle duygular uyandırdı ki… Sanki Allah benimle konuşuyor gibiydi. İşte gerçekten bu bir cevaptı. Kuran tüm hayatım boyunca merak ettiğim şeylerden bahsediyordu. Öldüğün zaman ne olur? İsa tanrı mıydı? Niçin İsa bizi yaratan tanrı olduğu halde tüm günahlarımız için ölmek zorundaydı? Tanrı bizim için ölebilir miydi? Kuran, kanıtlarla konuşuyordu… nehirlerden ve okyanuslardan bahsediyordu. Nasıl birbirleriyle birleştiklerini ve belli bölgelerde nasıl tuzlu su ile tatlı suyun birbirine karışmadan aktıklarını anlatıyordu. Kadının rahminin içinde hayatın oluşum süreçlerini anlatıyordu. Muhammed (sav) bunları nasıl bilebilirdi ki? Bir okulda eğitim görmemiş, okuma yazması olmayan biri.. Yakın zamana kadar insanların bilmediği şeyleri o nasıl bilebilirdi? Kuran suyun üzerinde yüzen gemilerden bahsediyordu, çelikten yapılan. Muhammed bir çölde yaşadı. Kuran dağlardan bahsediyordu. Bu dağların toprağın altında adeta bir çivi gibi sabitlendiklerini anlatıyordu. Bunlar Allah’ın delilleriydi. Ve biz bunlara inanmalıydık.

Ben müslüman olmayı istedim. Yaşıyor olmamın gerekçesi buydu. Müslüman olmak. Allah’ın kölesi olmak.


Ağustos 1999’da kelime-i şehadet getirerek müslüman oldum.

Hayatımın en mutlu günüydü.

Nisan 2000’de, Osman bana evlenme teklif etti. Onun teklifini kabul ettim. 13 Nisan 2000’de evlendik. Her şey çok mükemmel geçti, elhamdülillah. Çocuklarımın durumu gayet iyi. Ben tüm gün kolejdeyim. Önümüzdeki Mayıs ayında hemşire diplomasıyla mezun olacağım. Benim İslam’ı seçmemde bana kocam yardımcı olmuştu. Allah plan yapanların en iyisidir. Galiba ben de Allah’ın planına dahildim. Buna inanmak için yeterince sebebim var artık.

HİDAYET

24/6/2007 02:44, 2007

İlk lobicimiz Müslüman bir ABD'li

Hidayet Güneşi ABD’deki Ermeni lobisinin Türkleri karalama kampanyalarına tek başına karşı koydu. Hem İslam’ın yayılması hem de Osmanlı için büyük çaba harcadı.

Nisan ayı Dışişleri Bakanlığı çalışanları için dert ayıdır. Her yıl nisanda Ermeni diasporasının gündeme getirdiği soykırımı iddialarıyla sıkıntılı günler geçiren bakanlık çalışanları bu zaman diliminin kazasız belasız atlatılması için çalışır. Ermeni lobisinin güçlü olduğu ABD ve Fransa’da, kongre veya meclisten aleyhte bir karar çıkmaması için kimi zaman siyasî kimi zaman da ticarî ilişkiler kullanılır. Bu da olmazsa ülkedeki Türkiye yandaşı lobilerden (Musevi lobisi gibi) yardım istenir. Tüm bu çabaların sonunda o ay atlatılır ve bir sonraki nisan beklenir.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli kilometre taşlarından biri haline gelen Ermeni meselesinin iç yüzünü Amerikan kamuoyuna bir türlü anlatamayan Türkiye’nin yaşadıklarını bir zamanlar Osmanlı Devleti de yaşamıştı. Bir taraftan Anadolu’da açtıkları misyoner okulları ile Ermenistan’ı kurmak için genç kadrolar yetiştiren Protestan rahiplerin yalanları diğer taraftan bu ülkeye kaçan Ermenilerin iftiralarıyla boğuşan Osmanlı hariciyesinin durumu gerçekten içler acısıydı.

O dönemde lobi faaliyetleri için harcanacak milyonlarca dolar da olmadığı için sıkıntılı günler geçiren Osmanlı Devleti en büyük desteği dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlardan alıyordu. İşte bizim kahramanımızın hikâyesi tam burada başlıyor.

ABD’deki Osmanlı aleyhtarı yayınlar 1878 Berlin Anlaşması’ndan sonra yoğunlaşır. Anlaşmayla uluslararası bir sorun haline gelen “Ermeni Meselesi” artık Batı kamuoyunun yakından izlediği konulardan biridir. Devletin gücünün azalmasıyla birlikte imparatorluk sınırları içinde yaşayan Ermenilerin “bağımsız bir devlet” kurma hevesleri artmış, Rusya Çarlığı’nın desteğiyle Doğu Anadolu ve Kilikya’da silahlı örgütlenmeler başlamıştır. Sonraki yıllarda tarih kitaplarına adlarını kanlı harflerle yazdıracak olan “Taşnak” ve “Hınçak” partileri etrafında kümelenen ayrılıkçı Ermenilerin tüm faaliyetleri Sultan II. Abdülhamit’e bağlı “Yıldız İstihbarat” teşkilatı tarafından yakından izlenir. Anadolu’da yaşayan Ermenilerin bu oluşumlara beklenen desteği vermemeleri ve ülke içinde alınan önlemler neticesinde sıkıntıya düşen ayrılıkçıların imdadına misyoner okulları ve yabancı misyon temsilcilikleri yetişir. Ermeni hareketi o dönemin süper güçleri Ruslar, İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar tarafından açıkça desteklenmektedir.

GÖÇLE BAŞLAYAN PROPAGANDA SAVAŞI

19. yüzyılda tarih sahnesinde henüz küresel bir güç olarak yer bulamayan ABD’nin Ermeni meselesine ilgisi daha çok dinî nedenlerden kaynaklanmaktadır. Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlere 1820’lerden itibaren birçok okul açan Amerikalılar bu sayede Ermenilerle doğrudan irtibat kurarak bu toplumun sempatisini kazanır. Bu okullarda görev yapan misyonerler sayesinde okyanusun diğer tarafındaki ülke hakkında bilgi sahibi olan Ermeniler silahlı ayaklanmaya giriştikleri 1880 yılından itibaren bu ülkeye göç etmeye başlar. Prof. Dr. Kemal Karpat “Amerika’ya Osmanlı göçü (1860-1914)” adlı makalesinde bu göçün en önemli sebepleri arasında ekonomik sorunları gösterse de Osmanlı devlet arşivlerindeki belgeler, Ermenilerin sadece iktisadi sıkıntılar yüzünden ABD’ye gitmediklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bunun en iyi göstergesi ‘Yeni Dünya’ya gelen Ermenilerin ilk olarak dernekleşme, yayınlar çıkarma ve bu yayınlarla Osmanlı devleti aleyhinde propaganda yapma gibi faaliyetlere girişmesidir. Yine aynı dönemde Osmanlı toprakları içinde birçok kanlı eyleme imza atan bölücü Taşnak ve Hınçak partilerinin Birleşik Devletler’de büro açması dikkat çekici bir başka husustur. Nedeni ne olursa olsun Birleşik Devletler’e giden Ermeni sayısının giderek artması Babıâli aleyhindeki yayınların da artmasına yol açar.

1880-1914 yılları arasında ABD’ye giden Ermenilerin sayısının 70 bini bulması Ermeni sorununda yeni bir sayfanın açılmasına sebep olur. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal Çiçek bu durumu şöyle anlatıyor: “Göçler neticesinde sayıları gittikçe artan ve örgütlenen Ermeniler ile Amerikalılar arasında bir köprü kurulur. Yaşadıkları yerlerde Türkiye’ye ve Türkiye’deki sorunlara ilgisini kaybetmeyen diaspora Ermenileri Osmanlı devletinde isyanların başlamasıyla birlikte Türklere karşı her tür örgütlenmeyi ve direnişi desteklemişlerdir. Diaspora Ermenilerinin önderliğindeki bu eylemler neticesinde Osmanlı hükümeti ile ABD karşı karşıya gelmiştir.”

1890’da, hız kazanan göçün de etkisiyle yalan dolu hikâyelerini kamuoyuna daha rahat anlatma imkânı bulan ayrılıkçı Ermeniler gerek kendi çıkardıkları yayınlarla gerekse Amerikan basınını kullanarak Osmanlı Devleti ve padişahı hakkında yalan ve iftira dolu yazılar yayımlar. Washington Post gazetesi Ermenilere dayanarak verdiği bir haberinde Osmanlı sınırları içinde yaşayan Ermeni nüfusun 3 milyon olduğunu ileri sürerken bu rakam gerçekte sadece 900 bindir. The Daily News gazetesi ise asılsız iddiaları biraz daha ileriye taşır ve Bitlis’te aile reisi tutuklanmamış bir tane bile Ermeni kalmadığını ileri sürer. Hıristiyan Amerikan toplumunun kendilerine duyduğu sempatiyi sonuna kadar kullanan Ermeniler çıkardıkları yayınlarla hep mazlum rolünü oynarlar, yaptıkları tüm bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin haklı gerekçeleri olduğu konusunda kamuoyunu ikna etmeyi başarırlar.

Bu karalama kampanyasına ancak diplomatik yollarla mukabele edebilen Osmanlı Devleti’nin kendisini savunacak ne gücü ne de parası vardır. İşte böylesine zor bir dönemde Osmanlı’nın imdadına Müslüman bir Amerikalı yetişir.

EĞİTİMLİ İLK MÜSLÜMAN

Gerçek adı Alexander Russel Webb olan bu Amerikalı Müslüman 1846 yılında New York’ta gazeteci bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Baba Nelson Webb, “Hudson Daily Star” gazetesinin 35 yıl editörlüğünü yapmış, mesleğinde saygı duyulan bir gazetecidir. Genç Webb de babasının gazetesinde muhabirlik ve editörlük yapar, ardından da gazetenin sahibi olur. Heyecanlı kişiliği onu politikaya iter. Önce Cumhuriyetçi Parti saflarında yer alır. Ardından Demokrat Parti’ye katılır. Bu saf değiştirmenin en önemli nedeni Demokrat Cumhurbaşkanı Grevor Cleveland’ın ahlâkı ön planda tutan bir siyasî anlayışı vaat etmesidir.

Birikimi ve iletişim becerisi sayesinde kısa zamanda başkanın yakın çevresindeki isimlerden birisi haline gelen Webb, bu dostluğun da etkisiyle kendisini dışişleri bakanlığında bulur. 1887’de tayini çıkan Webb’in ilk görev yeri Filipinlerdir. Manila’ya başkonsolos olarak atanan Webb burada Doğu dinlerini inceler ve resmî işlerinden geri kalan vaktini tefekkür ederek geçirir. Araştırmalarının neticesinde 1890’da Müslüman olur. 1892’de ülkesine geri döndüğünde artık adı Muhammed Webb’dir.

Yaşadığı heyecanı diğer insanlarla paylaşmak için harekete geçen eski gazeteci kalemini bu sefer hak ve hakikati anlatmak için eline alır. “Doğu yarımküresinden gelen gerçek inancın Batı yarımküresine yayılma zamanı gelmiştir.” diyerek, New York’ta 1122 Broadway Caddesi’nde bir büro açar. Kurduğu “Oriental Publishing Co.” isimli şirket aracılığıyla Amerika’da İslamiyet’i anlatmak için yayınlar çıkarır. İlk olarak Amerikan toplumunu İslam akidesi hakkında bilgilendirmek için bir risale yayımlar.

Bu yayınla “Bilinçli kitleleri Hz. Muhammed’in nasıl bir şahsiyet olduğu ve insanlığa neler öğrettiği konusunda irşad etmek, önyargılı ve bilgisiz bir kısım yazarların asırlardır İslam’a karşı yürüttükleri ve destekledikleri yalanlar ve yanlışlar örgüsüne son vermeyi” amaçlamaktadır. 1893’te Chicago’da düzenlenen ‘Birinci Dünya Dinleri Kongresi’nde İslam dinini anlatan bir tebliğ yayınlar. Açıklamaları Amerikan basınında geniş yer bulur. Washington’daki Osmanlı elçiliği kanalıyla Webb’in açıklamaları Hariciye Nezareti’ne de ulaşır ve büyük yankı uyandırır. Konuşmanın Türkçeye çevrilerek günlük bir gazetede yayımlanması bile gündeme gelir. Bunun üzerine Sultan II. Abdülhamit Webb’le alakalı bir araştırma yapılmasını ister.

OSMANLI DEVLETİ İLE TEMAS

Tarihçi Nurdan Şafak araştırma yapılmasının nedenini “Osmanlı hükümdarı Webb Efendi’nin İslam dini konusundaki samimiyetini öğrenmek istemektedir.” diyerek açıklıyor. Bu araştırma kapsamında kendisini tanıyan kişilerle bir dizi gizli görüşme yapılır ve bunun neticesinde bir rapor hazırlanarak Sultan’a takdim edilir.

Bu arada Webb, New York’ta 458 W. adresinde Amerikan tarihinin ilk Müslüman merkezini açar. Hayatını Hz. Muhammed’in (s.a.v) hayatını, ahlâkını, gayesini ve öğrettiklerini anlatmaya adayan Webb teşkilatlanma çabalarını da sürdürür. Ülkede yaşayan Müslümanları bir çatı altında toplamak için ‘American Moslem Brotherhood’u (Amerikan Müslüman Kardeşliği) kuran Webb, Amerika’da İslamiyet’i anlatmak için kurulmuş ilk dergi olan ‘The Moslem World’ü (Müslüman Dünya) yayımlamaya başlar.

Webb, Haziran 1894’te “The Voice Of Islam” adıyla bir dergi yayımlar ve ilk sayısını İstanbul’a Sultan II. Abdülhamit’e gönderir. Dergiyle beraber Sultan’a mektup da yazan Webb, maddî yardım talebinde bulunur. Bütün çabasının insanlara hak ve hakikati anlatmak olduğunu açıklayarak, Müslüman olmadan önce maddî durumu ve sosyal statüsünün son derece iyi olduğunu ancak İslam’ı seçmesiyle birlikte hayatın kendisi için zorlaştığını anlatır. Bu nedenle dergiyi çıkarırken büyük sıkıntılarla karşılaştığını anlatarak, büro kirasını ödemekte bile büyük sıkıntı çektiğinden bahseder.

Kendisine gelen konferans ve Kuran-ı Kerim taleplerini de imkansızlıklar nedeniyle karşılayamadığını anlatan Webb’in mektubu Sultan II. Abdülhamit’i çok etkiler. “Osmanlı-Amerikan İlişkileri” isimli kitap çalışmasında bu konuyu ilk kez gündeme getiren tarihçi Nurdan Şafak Webb Efendi’nin yardım talebinin kabul edildiğini belgelerle ortaya koymaktadır. Şafak’ın ortaya çıkardığı belgelere göre Sultan II. Abdülhamit ilk olarak kendi şahsi ödeneğinden 25 bin kuruş gönderir. Bunun dışında Dışişleri Bakanlığı örtülü ödeneğinden İslamî hizmetlerde kullanılmak üzere ayda 2 bin 500 kuruş maaş bağlanmasını emreder.

ABDÜLHAMİT’İN YARDIM ETMESİNİN İKİ SEBEBİ

Araştırmacı Nurdan Şafak, Sultan II. Abdülhamit’in bu yardımı iki önemli nedenle yaptığını düşünüyor: “Birincisi bu Amerikalı Müslüman’ın samimi davranışı ve yardım talebi Sultan’ı derinden etkilemiştir. Yeryüzündeki tüm Müslümanların halifesi olarak böylesi iyi niyetli bir çağrıyı cevapsız bırakması düşünülemezdi. İkincisi, Sultan’ın Webb Efendi’nin yayıncılık konusundaki yeteneklerinden devleti lehine de yararlanmak arzusuydu. 1890’dan itibaren Amerikalı Protestan misyonerlerin de etkisiyle ABD’de esmeye başlayan İslam ve Osmanlı aleyhtarı havayı değiştirmek için iyi Webb’in çalışmaları iyi bir fırsattı.”

Sultan’ın emriyle Osmanlı Hazinesi tarafından yapılan bu ödemelerle maddî anlamda rahatlayan Webb’in hak ve hakikati anlatmak için artık üzerinde daha çok sorumluluk vardır. Bunun bilincinde hareket eden Webb birçok eyalette konferanslar verir, yazılar yazar, kütüphaneler ve okuma odaları açar. Bu dönemde İslam âleminin tek bağımsız devleti olan Osmanlı Devleti’ne karşı oluşan önyargıları kırmak için “Ermeni Sorunu ve Sorumlusu-The Armenian Troubles and Where the Responsibility Lies” isimli bir de kitap yayımlar.

Osmanlı belgelerinde “Muhammed Web Efendi” olarak geçen Amerikalı Müslüman lobiciye 1908’e kadar düzenli maddi yardım yapılır. İttihat ve Terakki darbesiyle yönetimin değişmesi yardımların da kesilmesine neden olur. Maddi anlamda tekrar sıkıntı yaşamaya başlayan Webb çalışmalarını herşeye rağmen vefat ettiği 1 Ekim 1916’ya kadar sürdürür. Rutherford New Jersey’de 70 yaşında hayata gözlerini yuman ve Hillside mezarlığına defnedilen bu gayretli adamdan geriye kalan tek şey ise Osmanlı arşivine kaldırılan dergisi ve kendisiyle alakalı resmî yazışmalardır.

(Katkıda bulunan Yasemin İvacık)


<<Önceki Sayfa |1/50|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı