DÜNYANIN ÜÇ YÜZÜ
12/6/2007 16:47, 2007
DÜNYANIN ÜÇ YÜZÜ

1- Dünya’nın birinci yüzü, Cenab-ı Hakk’ın isimlerine bakar.
Allah’ın isimlerinin nakışlarını gösterir. Mânâ-yı harfiyle, yani ayna gibi başkasını gösteren vücudu ile Allah’ın isimlerinin aynası hükmündedir. Dünya’nın bu yüzü Allah’ın hadsiz isimlerinin hadsiz mektupları mahiyetindedir; bu yüz gayet güzeldir. Nefrete değil; aşk derecesinde sevilmeye lâyıktır. Çünkü Dünya’nın bu yüzü sevildikçe, neticede Allah’ın isimleri sevilmiş olur.
2- Dünya’nın ikinci yüzü âhirete bakar.
Âhiretin tarlasıdır. Cennetin fidanlığıdır. Rahmetin çiçekliğidir. Dünya’nın bu yüzü de, birinci yüzü gibi güzeldir. Çünkü bu yüzde ekilen her şey Allah’ın izniyle âhirette ebediyen meyve verecektir. Şu halde bu yüz de tahkire değil; muhabbete lâyıktır.
3- Dünya’nın üçüncü yüzü, insanın heveslerine bakan, gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın oyuncağı hükmünde bulunan yüzüdür.
Dünya’nın bu yüzü gayet çirkindir, gayet tehlikelidir. Çünkü fanidir. Çünkü yok olucudur. Çünkü elemlidir. Çünkü keder vericidir. Çünkü aldatıcıdır. İşte âyetlerin ve hadislerin dikkat çektiği ve sevgisine aldanmamak için uyardığı yüz, bu yüzdür. Sevilmemesi gereken, nefret edilmesi gereken, kendisinden Allah’a sığınılması gereken yüz, bu yüzdür.
Bediüzzaman Saîd Nursî
(0) Yorum yaz! Baglanti
İNSANIN ASIL YAPISI
12/6/2007 16:21, 2007
İNSANIN ASIL YAPISI
İnsanın asli yapısının ne olduğuna yönelik dinlerin bakış açıları önemlidir. İnsanı yeryüzünde yaratılan bir halife olarak tanımlayan İslam, insanı, kişisel düşünceleriyle tavır ve davranışlarında özgürlüğünü kullanabilen, fakat özgür seçimiyle tercihlerinin sorumlusu olan varlık olarak değerlendirir. Yine İslam’da insan, eşref-i mahlukat olarak, yani yaratılanlar arasında en şerefli olarak görülür ve insanın en güzel surette yaratıldığının altı çizilir. İslam’ın insanın asli yapısına yönelik bu yaklaşımı bütün insanlığı kapsamaktadır. Bir başka ifadeyle İslam ırk, renk ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin bütün insanlığın insan olma açısından eşit niteliklerine dikkat çeker. İradesini kullanabilen buna paralel olarak sorumluluk sahibi olan ve en güzel surette eşrefi mahlukat olarak yaratılan varlıktır o.
Yine İslam insanın asli yapısının saflığına ve temizliğine vurgu yapar. Kur’an bütün insanların aynı soydan geldiklerini hepsinin atasının Ademle Havva olduğunu belirtir. Henüz bireysel olarak var olmadan önce insandan alınan bir sözden bahseder: “Hani Rabbin (ezelde) ademoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi…” (Araf 172) Bütün insanlıktan alınan bu söz neyi ifade etmektedir? Bunu en güzel Hz. Peygamber’in bir hadisi açıklamaktadır. Hz. Peygamber, Ebu Hureyre’den gelen bir rivayette şöyle demektedir: “Her insanı annesi fıtrat üzere doğurur. Sonra annesi, babası onu Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır ve (veya) Mecusileştirir. Eğer annesi, babası Müslüman’sa çocuk da Müslüman olur” (Müslim, “Kader”). Burada Hz. Peygamber, bütün insanların bir saflık ve temizlik hali üzere doğduklarına ya da Allah’ın yarattığı her insanı günahsızlık üzere yarattığına dikkat çekmektedir. Bu saflık ve temizlik halini İslam “fıtrat hali” olarak adlandırmaktadır. Buna göre fıtrat üzere doğan insan daha sonra çevresinden, özellikle de ailesinden aldığı eğitim, kültür ve terbiye doğrultusunda dini ve ahlaki kişiliğini oluşturup geliştirmektedir. İnsanın kişilik gelişimi ise önemli ölçüde ergenlik çağından itibaren tamamlanmış olmaktadır. Bu nedenle İslam ergenlik çağı öncesi insanı “teklifle yükümlülük” olarak adlandırılan sorumluluktan muaf görmektedir. Dolayısıyla İslam yalnızca belirli bir toplumda doğanları değil ırkı, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun bütün çocukları Allah’ın yarattığı asli hal olan saf, temiz ve günahsız olarak görmekte ve Hz. Peygamber söz konusu hadisinde buna dikkat çekmektedir.
İslam’ın bu yaklaşımına karşılık Hıristiyanlık gibi bazı dinlerde insan “doğuştan asli günah ve ölümün tutsağı olan varlık” olarak tanımlanır. İslam’ın, doğuştan günahsızlığı ya da günahtan bağımsızlığı ve özgür iradeyle donatılmışlığı var sayan yaklaşımına karşılık Hıristiyanlık, insanın doğuştan günaha bağımlılığını savunmaktadır. Bu teolojik farklılık, her iki dinin insana yönelik tüm bakış açılarında önemli farklı yaklaşımlarının temelini oluşturur. Hıristiyan düşüncesi, Adem’den insana miras kalan günah ve ölümün, doğuştan tutsağı olan insanın, kurtarıcı tanrısal Oğul İsa Mesih’e iman yoluyla bu tutsaklıktan kurtulabileceğini ve ölümsüzlük elbisesi giyebileceğini savunur. Dolayısıyla Hıristiyanlık, insanı, öngördüğü teolojik kuramı kabullenme yoluyla doğal benliğinin parçası olan bu esaretten kurtarma iddiasındadır. Ancak öte taraftan Hıristiyanlık, her insanın günah ve kötülüğün, dolayısıyla bundan kaynaklanan şiddetin mahkumu olmasını, ilk insan Adem’den kalan mirasın ilahi bir takdirle bütün insanlık soyuna sirayet etmesi şeklinde açıklamakla, insandan kaynaklanan kötülükleri ve şiddet eylemlerini de bir bakıma Adem’in şahsında tanrısal iradeye dayandırmaktadır.
Kur’an, Allah’ın dini olan İslam’ın insanın asli yapısı olan saflığı, temizliği ve günahsız olmayı vurguladığına; Allah’a teslimiyetin ifadesinin bu olduğuna işaret eder. İnsandan istenen şey, asli yapısına bağlı kalması ve onu bozmamasıdır. Bu asli yapının bozulmasını İslam kişinin “kendisine zulmetmesi” olarak değerlendirir ve insanı böylesi bir tavır ve tutumdan sakındırır. İnsanın asli yapısına bağlılığı öncelikle yaşamında Allah’tan başka bir üstün güç edinmemesi ya da yalnızca Allah’ın ilah olarak kabul edilmesi, O’na hiçbir şeyin denk tutulmamasıdır. Bu doğrultuda Kur’an, insan yaşamında üstün güç olarak ön plana çıkarılan çeşitli ilah ve ilahlara ya da egemen güçlere dikkat çekmekte ve insanlar için yalnızca bir tek üstün güç önermekte, yaşamın bu üstün güç doğrultusunda tesis edilmesini istemektedir. Kur’an’ın önerdiği bu üstün güç, herhangi bir sosyal veya siyasal erk/düzen değil, insanın kendi menfaat ve çıkarlarıyla arzu ve istekleri değil, ya da varlığı kabullenilip inanılan çeşitli metafizik varlıklarla bunların yeryüzündeki uzantıları değil, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’tır. Bununla İslam bir taraftan halife olarak saf ve günahsız bir asli nitelik üzere yaratıldığını vurguladığı insanın özgürlük alanının yalnızca Allah tarafından belirlenen sınırlarla çevrili olduğunu vurgularken; diğer taraftan insanın düşünceleriyle tavır ve davranışlarını, yaşamında kendisini çevreleyen sosyal, siyasal ve kültürel ortamın belirleyiciliğinden kurtarmaktadır. Bir başka ifadeyle Kur’an, insan üzerinde egemenlik iddiasında olan ve özgürlük alanını şu ya da bu şekilde belirlemeye çalışan diğer bütün üstün güçleri reddetmekte, Allah’ın egemenliği altında insanı çevresine karşı özgürleştirmektedir.
Prof. Dr. Şinasi GÜNDÜZ
(0) Yorum yaz! Baglanti
İman nedir?
12/6/2007 15:49, 2007
İman nedir?

1. İMANIN TANIMI VE KAPSAMI
İman sözlükte, “Bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak, söylediğini kabullenmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde içten ve yürekten inanmak” anlamına gelir.
Terim olarak ise, Hz. Peygamber`i, Allah Teala`dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümlerde (zarurat-ı diniyye) tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak demektir.
Buna göre; imanın hakikati ve özü kalbin tasdikidir. Kalbin tasdiki imanın değişmeyen asli unsurudur. İmanla bilgi arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur. Her inanan kişi, neye inandığını bilir, fakat her bilme inanmayı gerektirmez. İnanılacak esaslarla ilgili bilgiye iman denilebilmesi için, kişinin gönlünde ve kalbinde hür iradeye dayalı bir boyun eğişin, teslimiyetin ve tasdikin bulunması gerekir. İman eden sevap, etmeyene ceza verilmesinin dayanağı, kişinin gönülden bağlılığının ve tasdikinin bulunup bulunmamasıdır.
İmanın, bir kalp işi, kalbin tasdiki olduğunu gösteren ayet ve hadislerden bazıları sunlardır:
“Ey Peygamber, kalpleri iman etmediği halde, ağızlarıyla inandık diyenlerden ve yahudilerden küfür içinde olanlar seni üzmesin”; ( el-Maide 5/41).
“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslam`a açar” (el-En am 6/125).
“Allah cennetlikleri cennete, cehennemlikleri cehenneme koyacak, sonra da bakın kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan birisini bulursanız onu cehennemden çıkarın diyecektir” (Buhari, “İman;, 15; Müslim, “İman”, 82).
Görüldüğü üzere imanın esası, inanılacak şeyleri kalbin tasdik etmesidir. Bir kimse diliyle inandığını söylese bile kalbiyle tasdik etmezse mümin olamaz. Buna karşılık kalbiyle tasdik edip inandığı halde, dilsizlik gibi bir özrü sebebiyle inancını diliyle açıklayamayan veya tehdit altında olduğu için kafir ve inançsız olduğunu söyleyen kimse de mümin sayılır. Bunun en belirgin örneği şu olaydır:
Sahabilerden Ammar b. Yasir, Kureyş müşriklerinin ağır baskılarına ve ölüm tehditlerine dayanamayarak kalben inanmakla birlikte, diliyle müslüman olmadığını, Hz. Muhammed`in dininden çıktığını söylemiş, bu olay hakkında ayet-i kerime inerek, Ammar`ın mümin bir kimse olduğu belirtilmiştir: “Kalbi imanla dolu olduğu halde (inkara) kimse hariç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkar ederse ve kim kalbini kafirliğe açarsa, işte Allah’ın gazabı bunlaradır. Onlar için büyük bir azap vardır” (en-Nahl 16/106).
İmanın asli unsuru kalbin tasdiki olmakla birlikte kalpte neyin gizli olduğunu insanlar bilemediği için, kalpteki inancın dil ile söylenip açığa vurulması, o kişinin de dünyada bu söz ve ikrarına göre bir işleme tabi tutulması gerekmektedir.Bu sebeple ikrar, yani kalpte bulunan inancın dil ile ifade edilmesi, imanın bir parçası değil, adeta onun dünyevi bir şartıdır.
Kalplerde neyin gizli olduğunu ancak Allah bilir. Bir kimsenin iman ettiği, ya kendisinin söylemesi ile veya cemaatle namaz kılmak gibi mümin olduğunu gösteren belli ibadetleri yapmasıyla anlaşılır. O zaman bu kimse mümin olarak tanınır., müslüman muamelesi görür, müslüman bir kadınla evlenebilir. Kestiği hayvanın eti yenir, zekat verebilir. Ölünce de cenaze namazı kılınır, müslüman mezarlığına defnedilir. Eğer bir kimse inancını diliyle ikrar etmezse ona, müslümana özgü bu tür hükümler uygulanmaz.
İmanda ikrarın çok önemli olduğunu Peygamber Efendimiz şu hadisleriyle dile getirmişlerdir:
“Kalbinde buğday, arpa ve zerre ölçüsü iman olduğu halde Allah’tan başka İlah yoktur. Muhammed O`nun elçisidir diyen kimse cehennemden çıkar”; (Buhari “İman”,33 ; Tirmizi, “Cehennem”,9 ; İbn Mace, “Zühd”,37).
“İnsanlar Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed O nun elçisidir deyinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse can ve mal güvenliğine sahip olurlar. Ancak kamu hukuku gereği uygulanan cezalar bundan müstesnadır. İç yüzlerinin muhasebesi ise Allah a aittir” (Buhari, “Cihad”, 102 ; Müslim “İman” 8 ; Ebu Davud, “Cihad” 104).
Dil ile ikrar bu derece önemli olduğu için genellikle iman, “Kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır” şeklinde tanımlanmıştır. Fakat imanı bu şekilde tanımlamak, kalbi ile inanmadığı halde inandım diyenin mümin olmasını gerektirmez. Bu konuda bir ayet-i kerimede, “İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde Allah`a ve ahiret gününe inandık derler” (el-Bakara 2/8) buyrulmuştur.
Gönülden inanmadığı halde, diliyle inandığını söyleyen kişi -kalpteki inanç ve ikrarı bilinemediği için- dünyada müslüman gibi işlem görür. Fakat imanı bulunmadığı ve münafık olduğu için ahirette kafir gibi işlem görecek ve cehennemde ebedi kalacaktır.
Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi kalbin tasdiki, imanın rüknü, olmazsa olmaz unsuru ve değişmez temelidir. Dilin ikrarı da bu asıl ve gerçeğin tanınmasını sağlayan bir şarttır.
2. İCMALİ VE TAFSİLİ İMAN
İman, inanılacak hususlar açısından icmali ve tafsili iman olmak üzere ikiye ayrılır.
a. İcmali İman:
İnanılacak şeylere kısaca ve toptan inanmak demektir. İmanın en özlü ve en kısa şekli olan icmali iman, tevhid ve şehadet kelimelerinde özetlenmiştir.
Tevhid kelimesi: La ilahe illallah Muhammedün Resulullah (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Muhammed O nun elçisidir) cümlesidir. Şehadet kelimesi de: Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh (Ben Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed in O’nun kulu ve elçisi olduğuna inanırım ve tanıklık ederim) ifadesidir.
İmanın ilk derecesi ve İslam ın ilk temel direği budur. Gerçekte Allah ı yegane İlah tanıyan, Hz. Muhammed’i Onun peygamberi olarak kabullenen kişi, diğer iman esaslarını ve Peygamberimizin getirdiği dini de toptan kabullenmiş demektir. Çünkü diğer iman esasları bize Hz. Peygamber aracılığıyla bildirilmiştir. Öyleyse Allah elçisini tasdik etmek, getirdiği hükümleri de tasdik etmek demektir. İnanılacak şeyler ayrı ayrı söylenmediğinden dolayı bu imana icmali (topta) iman denmektedir.Mümin sayılabilmek için icmali iman yeterli olmakla birlikte, İslam ın diğer hükümlerini ve inanılması gerekli olan şeylerin her birini kişinin teker teker öğrenmesi zorunludur.
b. Tafsili İman:
İnanılacak şeylerin her birine açık ve geniş şekilde, ayrıntılı olarak inanmaya tafsili iman denilir. Tafsili iman üç derecede incelenir:
Birinci derece, Allah’a, Hz. Muhammed’in Allah ın peygamberi olduğuna ve ahiret gününe kesin olarak inanmaktır. Bu, icmali imana göre daha geniştir. Çünkü burada ahirete iman da bulunmaktadır.
İkinci derece, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, öldükten sonra tekrar dirilmeye, cennet ve cehennemin, sevap ve azabın varlığına, kaza kadere ayrı ayrı inanmaktır. Tafsili imanın ikinci derecesi amentüde ifade edilen prensiplerdir.
Üçüncü derece, Hz. Muhammed’in Allah katından getirdiği, bize kadar da tevatür yoluyla ulaştırılan bütün haberleri ve hükümleri tasdik etmektir. Bir başka ifadeyle, manası apaçık (muhkem) ayet ve mutevatir hadislerle sabit olan hususların hepsine ayrı ayrı, Allah ve Resulünün bildirdiği ve emir buyurduklarını da içine alacak şekilde bütün ayrıntıları ile inanmaktır. Bu durumda namaz, oruç, hac ve diğer farzları, helal ve haram olan davranışları öğrenip bütün bunların farz, helal ve haram olduklarını yürekten tasdik etmek tafsili imanın üçüncü derecesini oluşturur.
Müslüman olmayan bir kimse, icmali imanla İslam a girmiş olur. Bu iman üzerine ölürse neticede cennete girer. Fakat tafsili iman ile müslümanın imanı yücelir, olgunlaşır, sağlam temeller üzerine oturur. Bir insanın, Allah’ı ve Ondan geleni gönülden tasdik ettikten sonra, Hz. Peygamber’in açıkladığı buyruk ve yasakları bütünüyle, farzı farz, haramı haram bilerek öğrenmesi, kabullenmesi ve uygulaması gerekir. Tafsili imanın üçüncü derecesi, zarurat-ı diniyye denilen ve inanılması zorunlu bulunan bütün inanç, ibadet, muamelat ve ahlak hükümlerine inanmayı içermektedir.
3. TAKLİDİ VE TAHKİKİ İMAN
Delillere dayalı olmaksızın sadece çevrenin telkini ile meydana gelen ve adeta kişinin İslam toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu olarak gözüken imana taklidi iman denilir. Ehl-i sünnet bilgilerinin çoğuna göre bu tür iman geçerli olmakla beraber, kişi imanı akli ve dini delillerle güçlendirmediğinden dolayı sorumludur. Taklidi iman, inkarcı ve sapık kimselerin ileri süreceği itirazlarla sarsıntıya uğrayabilir. Bunun için imanı, dini ve akli delillerle güçlendirmek gerekir. Çünkü deliller, ileri sürülecek şüphe ve itirazlara karşı imanı korur. Delillere, bilgiye, araştırma ve kavramaya dayalı imana ise tahkiki iman denir. Aslolan her müslümanın tahkiki imana sahip olması, neye, niçin ve nasıl inandığının bilincini taşımasıdır.
Hazırlayan: Kalender BATTAL
Kaynak : Diyanet İlmihali
Cilt 1
(0) Yorum yaz! Baglanti
