MEVLADA'DAN ÖZLÜ SÖZLER
12/6/2007 15:29, 2007

İnsan, gözden ibarettir aslında, geri kalan cesettir.
Göz ise ancak dostu görene denir.
***
Dün geçti gitti. Dün gibi, dünün sözü de geçti.
Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek.
***
O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti.
Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var ne bir eksilme.
***
Nefsin, üzüm ve hurma gibi tatlı şeylerin sarhoşu
oldukça, ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?
***
İnanmışsan, tatlı bir hale gelmişsen, ölüm de inanmıştır,
tatlılaşmıştır. Kafirsen, acılaşmışsan, ölüm de kafirleşir,
acılaşır sana.
***
Bir kötülük yaptıktan sonra pişmanlık hissetmek
Allah’ın inayet ve muhabbetine mazhar olmanın delilidir.
***
Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası,
huzur ise bir ibadetin karşılığıdır.
***
Cübbe ve sarık ile alimlik olmaz.
Alimlik, insanın zatında bulunan bir hünerdir.
***
Değil mi ki gönül mutfağında yemekler tabak tabak,
peki ne diye aşağılık kişilerin mutfağına kase
tutacakmışım?
***
Sus artık yeter! Sır perdelerini pek o kadar yırtma.
Çünkü bize, kırıkları sarıp onarmak, sırları örtmek yaraşır.
***
Köpekler gibi kızmayı bırak, arslanların gazabına bak.
Arslanların gazabını görünce de var, bir yaşına girmiş
koyun gibi yavaş ol.
***
Aşk, davaya benzer. Cefa çekmek de şahide.
Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki.
***
Sen şekillerde kalırsan puta tapıyorsun demektir.
Her şeyin şeklini bırak, manasına bak.
***
Herkes güneşi görebilseydi,
güneşin ışıklarına delalet eden yıldızlara ne ihtiyaç vardı?
***
“Dünyada sevgiye dair ne varsa ben orada varım,
savaşa dair ne varsa ben orada yokum.”
***
“Ey müslüman, edep nedir?” diye sorarsan bil ki edep,
ancak her edepsizin edepsizliğine
sabır ve tahammül etmektedir.
Kimi, “falan adamın huyu kötü, tabiatı fena” diye
şikayet eder, görürsen,
Bil ki, bu şikayetçinin huyu kötüdür;
kötüdür ki o kötü huylunun kötülüğünü söylüyor!
Çünkü iyi huylu, kötü huylulara, fena tabiatlılara
tahammül eden, onların kötülüğünü söylemeyen kişidir.
***
Cebrail’le canların kıblesi Sidre’dir,
karnına kul olanların kıblesi sofra. Arif’ in kıblesi vuslat
nurudur, filozoflaşan aklın kıblesi hayâl.
Zahid’in kıblesi ihsan sahibi Allah’tır,
tamahkârın kıblesi altınla dolu torba.
Manâ gözetenlerin kıblesi sabırdır,
sûrete tapanların kıblesi taştan yapılan sûret.
Batın âleminde oturanların kıblesi lütuf ve
ihsan sahibi Allah’tır,
Zahire tapanların kıblesi kadın yüzü.
***
Dünyadan geçen kişiler de yok olmamışlardır,
fakat Allah sıfatlarına bürünmüşlerdir.
Onların sıfatları, Hak sıfatlarına karşı, güneşin
karşısındaki yıldızlara dönüşmüştür.
***
Dünya sevgisi, dünya geçimiyle savaşma yüzünden
sana o ebedi azabı ehemmiyetsiz gösterir.
Ölümü bile ehemmiyetsiz bir hale getirirse
bunda şaşılacak ne var ki?
O sihriyle bunun gibi yüzlerce iş yapar!
***
İyilik, hoşluk zamanında hepsi dosttur, eştir.
Fakat dert ve gam zamanı Allah’tan başka kim sana dost?
***
Sevgiden acılıklar tatlılaşır. Sevgiden bakırlar altın kesilir.
Sevgiden tortulu, bulanık sular, arı-duru bir hale gelir,
sevgiden dertler şifa bulur. Sevgiden ölü dirilir,
sevgiden padişahlar kul olur. Bu sevgide bilgi neticesidir.
Saçma sapan şeylere kapılan kişi nasıl olur da
böyle bir tahta oturur ki? Noksan bilgi nereden aşkı doğuracak?
Noksan bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk, cansız şeylerdir.
Noksan bilgi sahibi, cansız bir şeyde
dilediği şeyin rengini görünce
adeta bir ıslıktan sevgilinin sesini duymuş gibi olur.
***
Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini taşır.
Ten ehlinin ilimleriyse kendilerine yüktür.
Gönle uran, adamı gönül ehli yapan ilim; insana fayda verir.
Yalnız tene tesir eden,
insanın malı olmayan ilim yükten ibarettir.
***
“Dua ve ibadet Allah ile olmaktır.
Allah ile olan kimse için ölüm de, ömür de hoştur.”
***
“Allah için ateşe atılmak vardır,
Lakin ateşe atılmadan önce kendinde İbrahimlik olup
olmadığını araştır. Çünkü ateş İbrahimleri tanır ve yakmaz.”
***
Hayatta muvaffak olmak için üç sey lazımdır:
Dikkat, intizam, çalışma.
***
Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır.
***
Ayıpsız dost arayan , dostsuz kalır..
***
Susmakla canın özü, yüzlerce gelişmeye ulaşır.
Ama söz, dile geldi mi, öz harcanır.
***
Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…
***
Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim
Ben Hz.Muhammed’in ayağının tozuyum
Biri benden bundan başkasını naklederse
Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikayetçiyim…
***
Kimde bir güzellik varsa, bilsin ki ödünçtür.
***
(0) Yorum yaz! Baglanti
“Mevlâna” Muhammed Celâleddin Rumi
12/6/2007 15:18, 2007
BİLGİN BABANIN OĞLU
1207′de bugün Afganistan sınırları içinde bulunan Belh’de doğan Mevlâna Celaleddin Rumi’nin asıl adı Muhammed. Mevlâna ‘efendimiz’, Celaleddin ‘din bilgini’, Rumi ise ‘Diyar-ı Rumlu’ yani ‘Anadolulu’ anlamına geliyor.
Bugün Türk topraklarında Mevlâna, Batı’da ise Rumi olarak anılıyor. Asıl ismi olan Muhammed, büyük olasılıkla Hz. Muhammed ile karıştırılmaması amacıyla kullanılmıyor. Babası Bahaeddin Veled, ‘bilginler sultanı’ olarak anılan, Mevlâna’nın düşünce dünyasına büyük katkılarda bulunmuş bir ilim adamı. Mevlâna, fen ve din ilimlerini babasından, tasavvuf ilmini ise Seyyit Burhanettin Tirmizi’den öğrenir.
Dönem, Moğol istilalarının arttığı, coğrafyanın siyasal çalkantılarla karıştığı dönem… Aile, Belh’i terk etmek zorunda kaldığında Mevlâna 5-6 yaşlarındadır. İlk durak Nişabur olur. Burada karşılaştıkları Feridüddin Attar, küçük yaşına rağmen Mevlâna’nın özelliklerini fark eder ve onunla tasavvuf üzerine konuşmalar yapar. Böylece babası ve Tirmizi’den sonra onu etkileyen üçüncü isim olur.
Aile Nişabur’dan ayrıldıktan sonra Bağdat, Şam, Malatya, Kayseri, Niğde gibi şehirlerden geçerek Karaman’a ulaşır. Yıl 1222. O dönemde Anadolu, Selçuklu Devleti’nin hükümdarlığı altında; başkent ise Konya. 1228′de hükümdar Alaeddin Keykubat, fikirlerine çok değer verdiği Bahaeddin Veled ve ailesini Konya’ya davet eder. Muhteşem bir törenle karşılanan aile, İplikçi Medresesi’ne yerleşir.
1231′de Bahaeddin Veled ölünce, müritleri bu defa oğlu Mevlâna Celaleddin’in etrafına toplanır. Büyük bir din ve ilim bilgini kabul edilen Mevlâna, o sırada medresede verdiği vaazların yanı sıra fetva makamına erişmiştir; fetvaları bir kanunmuşçasına kabul edilir.
GÖZ KESİLEN İNSAN
Arap ve Fars edebiyatına vakıf, dört medresede birden ders veren ünlü bir bilgindir artık Mevlâna!
1225′te evlendiği Gevher Hatun’dan Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi, karısının ölümünden sonra hayatını birleştirdiği Kerra Hatun’dan ise Muzaffereddin Emir Alim Çelebi ve Melike Hatun adlarını verdiği dört çocuğu olur.
1244′e kadar müderris olarak pek çok öğrenci yetiştirir, camide verdiği vaazlarla müritlerine yol gösterir.
1244 hayatının dönüm noktası olur. Konya’ya Şems-i Tebrizi (Tebrizli Şems) adında bir derviş gelmiştir. O güne kadar tasavvufa ilgi duyan, ancak bunu yaşamına katmamış olan Mevlâna, bir mutasavvıf olma yolundaki ilk adımlarını Şems aracılığıyla atar. Artık başka bir insandır, yeni bir bakış açılır önünde:
“Ben seni ansızın görünce, baştan aşağı göz kesilen bir insanım” diye anlatır Şems’in kendisinde uyandırdığı ‘farkındalığı’.
LCD EKRAN VE ANTEN
Bir anlamda ayna görevindedir Şems, Mevlâna kendini görmek için Şems’e bakar. Selçuk Üniversitesi Mevlâna Araştırmaları Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler, bu ilişkiyi günümüzden bir örnekle anlatıyor: “Mevlâna, çok değerli bir LCD ekran. Şems ise uydu anteni. Şems gelene kadar atıl olan Mevlâna, onun sayesinde görüntü vermeye başlar.”
Mevlâna, Şems ile sohbetlerine ağırlık verip derslerini aksatınca ahali isyan eder. Hırpani görüntüsüyle halkta soru işareti uyandıran Şems, bu şekilde gitgide daha çok öfkeye maruz kalır.
Tepki ve tehditler o kadar artar ki, Şems, Konya’yı terk edip Şam’a gitmek zorunda kalır. Şems’in gitmesiyle hocalarının geri döneceğini sanan cemaat çok yanılmıştır, Mevlâna içine kapanır. Bu ayrılığa dayanamayacağını anlayınca bir mersiye yazar ve Sultan Veled’i Şems’i geri getirmek üzere Şam’a gönderir.
“Sağırdır kulağı ecelin, işitmez feryatları/ Yoksa dayanır mıydı hiç kanlı yürek sağanağına / Tebrizli Şems gitti gider, neyleyim şimdi/ İnsanların övündüğü o varlık için ağlayan gözleri?”
Şems bu sözleri içeren mersiyeyi okuduktan sonra Konya’ya geri döner. Ama cemaatin nefreti azalmamıştır. Medresedekiler Mevlâna’nın küçük oğlu Alaeddin’i de kendi taraflarına çekmeyi başarır. Bir rivayete göre, ikinci gelişinde, Mevlâna, Şems’i manevi kızı Kimya Hatun ile evlendirir. Kimya Hatun’a âşık olan Alaaddin bu nedenle Şems’ten nefret eder.
Bu gerginlik içinde bir süre daha geçer, bir gün Şems “Bu sefer öyle bir gideceğim ki, izimi kimse bulamayacak” der. Dediğini de yapar. Kimilerine göre öldürülür kimilerine göre ise Konya’yı terk edip izini kaybettirir. Bugün mezarı Konya’da bulunsa da gerçek hiçbir zaman ortaya çıkmaz.
Bu gidişten sonra Mevlâna yine uzun süre arar dostunu, ama nafile…
YENİ BİR DÖNEM…
Şems’in gidişi Mevlâna için her ne kadar bir son gibi görünse de, başka bir dönemin başlangıcıdır. O güne kadar ‘doldurduklarını’ boşaltmaya; gördüğü eğitimden edindiği donanımı ve Şems ile güçlenen manevi dünyasını doğaçlama söylediği gazeller ve rubailerle etrafındakilerle paylaşmaya başlar.
Ayrılık acısı, yaratıcılığını tetiklemiştir. Tanrı aşkıyla dolu kalbinde ve çeşitli bilim dallarına hakim zihninde birikenler beyitlere dökülmektedir artık…
Yakın çevresi, zaman zaman sokak ortasında zaman zaman dost meclislerinde, kâh sema ederken, kâh yürürken cezbe (trans) haline girip söylediği bu beyitlerin değerinin farkındadır. Unutulup gitmelerine, üç beş kişinin belleğiyle sınırlı kalmalarına gönülleri razı olmaz. Şems’ten sonra Selahaddin Zerkubi ile birlikte yeni ‘hemdem’lerinden olan Hüsamettin Çelebi bir öneride bulunur: Mevlâna söyleyecek, kendisi yazacaktır. Böylece başlar ciltler dolusu rubailerin, gazellerin, hikayelerin serüveni.
Yalnızca “Mesnevi”nin ilk 16 beyitini -ki bu kitabın özü olduğu söylenir- bizzat kaleme alır Mevlâna. Geri kalanını, Hüsamettin Çelebi kağıda geçirir. Mevlâna’nın beş kitabındaki bütünsellik ve tamamlanmışlığın nedeni bu noktada, dünya görüşü ve kişiliği yerleştikten sonra ortaya çıkmalarındadır.
DÜĞÜN GECESİ
Sözcük seçimleri, dilindeki görkem ve anlatımındaki zenginlik ise ‘çok özel bir yetenek’ olarak açıklanabilir. Cezbe halinde söylediği gazel ve rubailer, “failatün failatün failün” veznindedir. Kağıt kalem olmaksızın bu vezin nasıl tutturulur? Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler vezni bir beste gibi düşünmek gerektiğini söylüyor. O müziği zihnine yerleştiren insan, üzerine istediği sözü yerleştirebilir. Mevlâna da işte bu ritim içinde söyler sözlerini ve kendisinden sonra gelecek şairlere ışık tutar. Mevlâna’nın 68 yıllık yaşamı, 1273 yılının 17 Aralık akşamı son bulur. Ama onun dünya görüşünde ölüm ayrılık değil, kavuşma anıdır. O yüzden âşığın maşuğuna, yani Mevlâna’nın Allah’a kavuştuğu bu gece “Şeb-i Arus” (düğün gecesi) olarak anılır.
HANGİ EDEBİYATA AİT?
Ölürken yanında yalnızca oğlu Sultan Veled vardır ve ona şöyle der: “Benim için ağlama (…) / Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret / Güneşle aya guruptan hiç ziyan gelir mi? / Yere hangi tohum ekildi de bitmedi? / Toprağa konulduğumu sanıyorsun / Benim ayağımın altında yedi gök vardır.”
Her ne kadar biz kendimizden saysak da, eserlerinde Farsça kullandığı için dünya çoğunlukla Fars edebiyatının bir parçası kabul ediyor Mevlâna’yı. Peki Belh kentinde doğan ve yaşamının büyük bir kısmını Anadolu topraklarında geçiren birinin İranlı şair olarak anılması için bu yeterli mi?
Uzmanların çoğu, Mevlâna’nın Anadolu edebiyatının bir parçası olduğunda hemfikir. Öncelikle Selçuklu Devleti’nin üyesi Mevlâna Celâleddin Rumi…
13. yüzyılda Selçuklu topraklarında günlük konuşma dili Türkçe olmasına rağmen, bilim dili Arapça, edebiyat dili ise Farsça olarak kabul ediliyor.
Bir alim eserlerinin yayılmasını istiyorsa, Farsça yazması gerekiyor. Günümüzde ancak İngilizceye çevrilen eserlerin dünya okuruna ulaşabilmesi örneğinde olduğu gibi…
ŞAİR Mİ, DÜŞÜNÜR MÜ?
İranlı mı, Türk mü sorusuna kendisi yeteri kadar açıklık getiriyor zaten şu dizeyle: “Aslem Türkest, egerçi Hindu gûyem” (Her ne kadar Farsça-Hintçe söylesem de aslım Türktür benim).
Mevlâna’nın hangi edebiyata ait olduğu sorusuna Mevlâna uzmanı Adnan Karaismailoğlu şu yanıtı veriyor: “Geçmişte Farsça yazılmış önemli sayıdaki edebi eserin Türklerin siyasi iktidarlarının himayesinde, kendi coğrafyalarında, kendi inanç ve özelliklerine uygun şekilde yazılması, bunların sahibi birçok şairin Türk asıllı olması ve bu şiir geleneğinin Mevlâna diliyle Anadolu’da güçlü bir şekilde Türkçe ve Farsça olarak ifade imkanı bulması, Mevlâna’yı doğrudan ve hiçbir sınırlama bulunmaksızın Türk edebiyatının önemli bir şahsiyeti yapmaktadır.”
ŞİİR NEREDE, BEN NEREDE
Mevlâna’nın kimliği ile ilgili en sık gündeme gelen tartışma şair mi yoksa düşünür mü olarak değerlendirileceği… Kimileri tartışmasız şair olduğunu söylerken kimileri de bir İslam bilgini olduğunu, yalnızca düşüncelerini şiir yoluyla aktarmayı seçtiğini iddia ediyor.
Her ne kadar edebi kimlikle dünya görüşü birbirinden ayrılmaz gibi görünse de, söz konusu Mevlâna olunca farklı kutuplarda yıllardır hararetli tartışmalar devam ediyor.
Din açısından yaklaşanlar, “Mesnevi”nin edebiyata manevi içeriği unutturularak aksettirildiğinden şikayet ediyor. Savları, büyük bir şair olduğunu reddetmedikleri Mevlâna’nın başyapıtı “Mesnevi”nin sadece şiir gözüyle okunmasının doğru olmadığı.
“Benim beytim beyit değil ülkedir / Şakam alay değil, bir şey öğretmektir” sözlerinin de anlattığı gibi, şiirleri yalnızca güzel sözler demeti değil, tasavvuf düşüncesinin aktarılması.
Mevlâna’nın tasavvuf düşüncesi ise üç temel kaynaktan beslenir: Necmettin Kübra’nın Sünni anlayışa dayalı tasavvuf ekolü, İbn Arabi’nin metafizik ve mistizme dayanan vahdet-i vücut (birlik) ekolü ve ilahi aşkla cezbeye dayalı Kalenderi tasavvuf düşüncesi.
Mevlâna engin birikimi sayesinde, üçünü birlikte yorumlayarak yüzyıllar sonrasına taşınan, oğlu Sultan Veled’in babasının ölümünden sonra kurumsallaştırdığı Mevlevilik düşüncesine ulaşır. İnsanlara ve olaylara evrensel bir açıdan bakabilen Mevlâna, Batı’nın hümanizmi keşfetmesinden çok daha önce bu hoşgörü ve insan sevgisi kavramını yerleştirir zihinlere.
Peki Mevlâna şiirle olan ilişkisini nasıl yorumluyor? ” … Yanıma gelen dostlar bıkmasınlar diye şiir söylüyorum ki, bununla meşgul olsunlar. Şiir söylemeyi ne kadar terk etsem de, onlar isteyerek bana tekrar şiir söyletiyor… Ben nerede, şiir nerede?”
Buradan da anlaşılıyor ki, şiir onun için amaç değil araç… Zihnindekileri söze dökerken, karşısındakilerin tercihini göz önüne alıyor. Tasarlayan, kuran bir şair olmadığı apaçık. Bugünün sınıflandırma ölçülerine göre bir ‘edebiyatçı’ olmadığı da. Belki de ‘doğal şair’ tanımı denk düşecektir Mevlâna’ya…
HUZUR ARAYAN İNSAN
Çoğu insan şiirlerini spritüel değeri ve insanın iç dünyasına yolculuk etmesi nedeniyle okuyor. Görüyoruz ki, gelişen teknolojiyle gittikçe yalnızlaşan insan yeniden ‘ruhunu’ keşfetmeye başladı. Doğu felsefelerine duyulan ilgi ve merak, strese karşı başvurulan yoga seansları, meditasyonlar, modern insanın huzuru artık içinde aradığının kanıtı…
Mevlâna tam da bu noktada devreye giriyor. 800 yıl öncesinden sesleniyor huzur arayan çağdaş insana…
Hayatın gizemini ve çelişkilerini konu etmesi, sorunlarla boğuşan insanlara içlerindeki direnci bulabilmeleri için rehber görevi görmesi de sesinin hâlâ bunca gür çıkmasının nedenlerinden biri.
İnsan gitgide vahşileşen hayatın karşısında dayanma ve devam etme gücüne ihtiyaç duyuyor. Zaman zaman kendini unutmak zaman zaman da farkına varmak istiyor. Her iki durum için de Mevlâna yol gösteriyor, insanın gözlerini kendi içine çevirmesinin sırrını veriyor. St. Exupery’nin yüzyıllar sonra “Küçük Prens”te söylediklerini, Mevlâna 13. yüzyılda fısıldıyor kulaklara: “Gerçeği yalnızca kalp gözüyle görebilirsin.”
“Hamdım, piştim, yandım” sözleriyle özetliyor kendi hayatını… Yalnızca bu üç sözcük bile ‘bireyselleşme’ denen akımın hepimizi yalnızlığa sürüklediği çağımızda, sanki iç dünyamızın kilitlerini çözüyor tek tek…
ZORLAYAN ÇEVİRİLER
Her ne kadar 2007 Mevlâna’yı Anma Yılı dolayısıyla kimi kitapçılarda özel raflar oluşturulup, pek çok yayınevi kitaplarının yeni baskılarını yapsa da, Mevlâna ve eserlerini bugünün popüler edebiyatının parçası saymak doğru olmaz.
Ama bu Türkiye için geçerli. Bugün ABD’de kitapları en çok satılan şair kim derseniz, şaşırtıcı bir cevap alırsınız: Mevlâna Celâleddin Rumi. İlk çevirmenler -büyük olasılıkla telaffuz kolaylığından- Rumi dediklerinden olsa gerek, Batı yalnızca bu adıyla anıyor Mevlâna’yı.
Pulitzer ödüllü şairlerin kitapları 10 bin satarken Mevlâna’nın satış rakamları 100 binlerle ifade ediliyor. Bu başarının arkasındaki isim ise Coleman Barks.
Barks, daha önce A.J. Arberry ve Reynold Nicholson gibi akademisyenler tarafından İngilizceye çevrilen Mevlâna’yı günlük, akıcı bir dille yeniden yorumladı ve “Essential Rumi” adlı satış rekorları kıran kitabında topladı.
Ancak Mevlâna bugün Türkiye’de bestseller değil, hatta en çok satılan şairler arasında bile değil. Olması da pek mümkün görünmüyor. Bunun en büyük nedeni çeviriler. Şu ana kadar hep birebir yapılan çevirilerin akademik değeri olsa da okuru zorluyor.
Yeterince ‘şiirsel’ olmadıkları gibi, dilin çağdaş Türkçeden çok uzak kalması nedeniyle uzak durulan kitaplar olarak görülüyor. Sıklıkla okunanlar ise rubailerinden ve “Mesnevi”den seçkiler. Bir yayınevinin Coleman Barks’ın yayın haklarını aldığı duyumu doğruysa, kendi şairimizi bir Amerikalı’nın kaleminden okuyacağız demektir. Amerika’da rekorlar kıran bu şiirlerin Türkiye’de nasıl karşılanacağı merak uyandırıyor.
AMERİKA’NIN HAYRANLIĞI
Hazırladığımız Mevlâna dosyası için görüştüğümüz Coleman Barks ABD’deki ilgiyi şöyle açıklıyor:
“Batı dünyası, Mevlâna gibi yetkin, mizah duygusuna sahip birinin eksikliğini duyuyordu. Batı’nın ona ilgisi, o esrik varlığına karşılık. Diyor ki, ‘Şiirin içindeki huzura kulak verin. Bırakın sizi istediği yere götürsün.’ Bu şekilde okurla şair arasında bir köprü kuruyor.
Şems ile arkadaşlığındaki kederli ve şaşkın bilinç de Batı’yı etkiliyor. Aynı zamanda sınırları çözdüğü için de seviliyor Batı’da. İç dünyaya, ruha hakim ve buradan, kalbinden konuşuyor.
Yaşıyor olmanın gizeminin derinliğine iniyor. Ayrıca tüm gezegene ait birkaç şairden biri; onun kültürel mirası için hepimiz müteşekkiriz. Batı, uzun yıllar Ortadoğu’nun güzelliklerine gözlerini kapadı, Mevlâna şimdi bunları görmemizi sağlıyor. O, sevginin köprüsü.”
Rutgers Üniversitesi’nden Prof. Jawid Mojaddedi de Mevlâna çevirilerinin 100 yıldan uzun bir süredir var olduğunu ancak ‘60′lı yıllardan itibaren Batı’nın maneviyata ilgisinin artmasıyla popülerleştiğini söylüyor. Barks’ın bu konudaki etkisini de gözardı etmiyor.
GOETHE’DEN NÂZIM’A..
Mojaddedi’ye göre Barks, akademik çevirilerin içinden Kuran’dan ayetler gibi dini referans içeren ve Batı dünyasının ilgisini çekmeyecek bölümleri ayıklıyor.
Bunu İslam’a karşı bir tavır olarak değerlendirmek yanlış olur, çünkü Barks spritüelliğin kurallarla örülmüş din anlayışına tercih edildiğini biliyor.
İslam dünyasında Hazreti Mevlâna olarak anılan ve aziz mertebesinde değerlendirilen Mevlâna, Mojaddedi’nin de ifadesiyle Batı dünyasında bir ‘guru’ olarak kabul ediliyor. Yoga derslerinin çoğunda Mevlâna’dan alıntıların kullanılması da bunun bir sonucu… En büyük hayranları arasında Goldie Hawn, Sarah Jessica Parker, Demi Moore ve Madonna da var.
EDEBİYATIN PEYGAMBERİ
Mevlâna, yüzyıllar içinde yalnızca huzur arayanları ya da inançlı insanları etkilemedi. Onun fikir dünyasından ve kendini ifade etme biçiminden etkilenen nice sanatçı, aldıkları ilhamla nice eser koydu ortaya.
Yalnızca tasavvuf anlayışıyla değil, “Mesnevi” başta olmak üzere ardında bıraktığı eserlerle de Türk kültür hayatının gelişiminde büyük rol oynadı. Edebiyatın gelişimine katkısı yalnızca verdiği ilhamla sınırlı değil üstelik. Mevlâna’nın şairliği nedeniyle şiiri ’sünnet’ olarak kabul eden Mevlevi düşüncesi, “Mesnevi”nin okunmasını bir gelenek haline getirdi. Neredeyse bir kanuna dönüşen bu gelenek, klasik edebiyatın beslenmesine büyük katkılarda bulundu.
19. yüzyıl şairlerinden Leyla ve Şeref Hanımlar da dahil olmak üzere, bu gelenekten yetişen Divan şairlerinin sayısı 300′ü buluyor. Mevlevi olmasa da Mevlâna’dan söz eden birçok şairimiz var.
Yalnızca edebiyatta görülmüyor bu etki. Mevlevilikte sema ve dolayısıyla müziğin yeri, klasik Türk müziğine damgasını vuruyor. Itri ve Dede Efendi gibi, Türk müziğinin iki büyük ustasının mevlevihanede yetiştiklerini söylemek bu etkinin kapsamını göstermeye yeter.
En büyük etkisi Divan edebiyatında hissedilse de, bugünün yazarlarında da Mevlâna’nın derin dünya görüşünün izlerini görmek mümkün. Yalnızca bu topraklarda değil, dünyanın dört bir yanında Mevlâna’nın ‘dokunduğu’ eserler var.
Goethe’den Rembrandt’a, Nâzım Hikmet’ten Dağlarca’ya Türk ve dünya kültürünün nice değerli isminden kiminin dünya görüşü etkilenmiş Mevlâna’dan kiminin edebiyatı…
Yunus Emre, “Tenriden rahmetdür anın sözleri / Körler okırsa açıla gözleri” diyerek belirtiyor hayranlığını.
Nef’i “Mesnevi”nin her zerresinin güneşin parlaklığına eşit olduğunu söylerken, Bahti mahlasıyla şiirler kaleme alan Padişah I. Ahmet, “Hazreti Mevlâna’nın bendesi (kölesi) ol” diyor.
Şeyh Galib, başyapıtı “Hüsn-ü Aşk”ı “Mesnevi”nin etkisiyle yazıyor. Nâzım Hikmet, Konya Valisi dedesiyle birlikte yaşadığı zamanlarda şu dizeleri düşüyor defterine: “Sararken alnımı yokluğun tâcı/ Gönülden silindi neş’eyle, acı / Kalbe muhabbette buldum ilâcı / Ben de müridinim işte Mevlâna”.
Çağdaş Türk edebiyatında Mevlâna’dan en çok etkilenlerden biri olan Fazıl Hüsnü Dağlarca, “O” adlı şiirinde şöyle sesleniyor: “Dağlar taşlar/ Görmüşler görmüş / Dağlar taşlar / Görmüş değildir / Kimi Mevlâna der/ Kimi sensin / Kimi o.”
“Mesnevi”yi bütünüyle İngilizceye çeviren kişi olarak tanınan Reynold Nicholson, Mevlâna’ya verdiği önemi şöyle anlatıyor: “Rumi, Dante’nin doğumundan yalnızca birkaç yıl sonra öldü. Fakat bu Hıristiyan şair, Müslüman çağdaşının ulaştığı sevgi ve hoşgörü seviyesinin çok daha aşağısında kaldı”.
İslam edebiyatını çok iyi bilen ve Mevlâna’nın Batı’da anlaşılmasında büyük katkıları olan Prof. Dr. Annemarie Schimmel, Mevlâna’nın etkisinin olmadığı bir Türk ve Fars şiiri olamayacağını iddia ediyor. 15. yüzyılda yaşamış şair Molla Cami ise “Peygamber değildi, lakin kitabı vardı” diyerek, bir anlamda edebiyat dünyasının peygamberliğini atfediyor Mevlâna’ya.
Dünyayı hareket ettiren gücün aşk olduğu konusunda Mevlâna ile hemfikir olan büyük Alman şairi Goethe de “Doğu Batı Divanı”nda “Muhammed Celâleddin Rumi’nin derin Mesnevi’sine” saygısını ifade eden sözlere yer veriyor. Hegel “Felsefi Bilimler Ansiklopedisi” adlı eserinde onu “mükemmel Celâleddin Rumi” olarak tanımlıyor ve özellikle ‘ruhun mutlak ‘bir’le olan birliği’ fikrine hayranlığını belirtiyor.
MEVLÂNA’YI ANLAMAK
“Yetmiş iki millet sırrını bizden dinler / Bir perde ile yüzlerce ses çıkaran bir neyiz”
İngilizce, Arapça, Fransızca, İtalyanca, Almanca, Boşnakça, Özbekçe, Hintçe, Rusça, Çince ve Japonca çevrilen “Mesnevi” ve diğer şiirleri, geçmişte olduğu gibi bugün de yazar ve düşünürleri etkilemeye devam ediyor.
Ancak Batı gitgide Doğu’ya döner, huzuru buranın kültüründe arar ve bir anlamda Doğu medeniyetlerine bu yolla iade-i itibar ederken, biz 13. yüzyılda aynı topraklarda yaşanan ilim zenginliği ve hoşgörünün kat be kat altındayız bugün. Bu nedenle Mevlâna Yılı, kutlamalar, sempozyumlar ve çeşitli etkinliklerle bu büyük şair düşünürün daha büyük kitlelere ulaşması, doğru anlaşılması ve Batı’da yarattığı etkiyi yaşadığı topraklarda da yaratabilmesi için tekrarı olmayan bir fırsat. Dileriz iyi kullanırız.
MEVLÂNA’NIN ESERLERİ:
YAŞAM KILAVUZU: “MESNEVİ”
“Kadere az bahane bul, nasıl oluyor da suçunu başkalarına yüklüyorsun? Kendini araştır, kendi suçunu kendin gör.”
Mevlâna ile özdeşleşen eseri “Mesnevi”, esasında bir şiir türünün adı. Sözlük anlamı ‘ikişer ikişer’ demek olan “Mesnevi”, aynı vezinde ve her beyiti kendi arasında kafiyeli nazım şekillerine verilen ad. Ancak bugün ‘mesnevi’ denince akla gelen Mevlâna’nın yazdığı beyitler toplamı. Altı cilt halinde bir araya getirilen ve “Dinle neyden, öyküler anlatmakta, ayrı düştüğü için şikâyet etmekte” sözleriyle başlayan “Mesnevi”, Mevlâna’nın tasavvufi düşüncelerini içeren bir ‘yaşam kılavuzu’.
1259′da yazımına başlanan “Mesnevi”, 1268′de tamamlanır. Mevlâna’nın otururken, yürürken, sema ederken dikte ettiklerini kağıda geçiren Hüsamettin Çelebi, her cilt bittikten sonra Mevlâna’ya okur, kontrol ettirir. Tamamı yazıldıktan sonra ise altı defteri yedi kez okuyarak son düzeltmeleri yapar.
Çelebi’nin elinden çıkan ilk defterler de, Sultan Veled’in bu nüshadan kopya ettiği kendine ait yazmalar da zaman içinde kaybolur. Şu ana kadar tespit edilebilen en eski nüsha olan ve Mevlâna Müzesi’nde sergilenen yazmalar ise Sultan Veled’in huzurunda okunup tashih ediliyor. “Mesnevi”nin beyit sayısı tam olarak bilinmiyor. Yüzlerce yıl önce yazılan ve elle çoğaltılan bir eserden söz ediyoruz.
Bu “Mesnevi” kopyalarının kimi 25 bin 585 kimi 26 bin 660 beyitten oluşuyor. Beyit sayısı, Hindistan bölgesinde 30 bine kadar çıkarken, İngilizceye ilk kez çeviren Nicholson’un hazırladığı metinde 25 bin 632.
“Mesnevi”de yer alan konu başlıkları, bazı hastalıklar ve bitkisel tedavi yöntemlerinden psikoterapi ile tedaviye, dünyanın yuvarlak olduğu ve ayın onun etrafında döndüğünden insanların hücrelerden meydana geldiği bilgilerine kadar çeşitlilik gösteriyor.
40 BİN BEYİT: “DİVAN-I KEBİR”
“Sırları elden çıkarayım diyorum, yapamıyorum / Onları layık olanlara açıklayayım diyorum, yapamıyorum İçimde beni hoş tutan bir şey var / Ona parmak basayım diyorum, yapamıyorum”
Didaktik bir eser olarak kabul edilebilecek olan “Mesnevi”den sonra en çok okunan kitabı “Divan-ı Kebir”. Divan, şiirlerin toplandığı defter anlamına geliyor. “Divan-ı Kebir” ise ‘büyük defter’ demek.
Dili Farsça ağırlıklı olan bu eserde Arapça, Türkçe ve Rumca da kullanmış Mevlâna. 21 küçük divan ve rubai divanından oluşan “Divan-ı Kebir”in beyit sayısı 40 bini aşıyor. Mevlâna Şems’in gidişinden sonra bazı şiirlerini Şems mahlasıyla yazdığından, bu divan “Divan-ı Şems” olarak da anılıyor.
“Divan-ı Kebir”de duygu yoğunluğu dikkat çekiyor. Bilimin ve aklın sınırlılığını keşfeden Mevlâna’nın, ancak Allah’a duyulan aşkla huzur bulunabileceğini ifade ettiği “Divan-ı Kebir”in “Mesnevi”den farkı da burada yatıyor.
147 MEKTUP: “MEKTUBAT”
“Ziyaret yer yakınlığıyla değildir / Birbirini dolaşmak, gönüllerin yakınlığıyla olur”
Mevlâna, başta Selçuklu hükümdarları olmak üzere, devrin ileri gelenlerine kendisine sordukları dini ve ilmi soruları cevaplamak amacıyla mektuplar yazardı.
Bu 147 mektubun Mevlâna’nın ölümünden sonra bir araya getirildiği “Mektubat”ın dili, günlük konuşma dilidir. Pek çoğu Selçuklu hükümdarı II. İzzettin Keykavus ve Emir Muineddin Pervane gibi devlet büyüklerine yazılan mektupların on tanesini çocuklarına ithaf etmiş Mevlâna; onlara önerilerde, öğütlerde bulunmuş.
“Allah kapıları açandır” cümlesiyle başlayan mektuplar, ayet, hadis, atasözü ve hikayelerle zenginleşir.
CENNET, CEHENNEM, AŞK: “FİHİ MA FİH”
“Kuran, Allah’ın ilminden bir işaret, bir parçadır ve onun bütün bilgisi bundan ibaret değildir. Attar bir kağıt parçasına ilaç sarsa, sen ‘bütün dükkan bunun içinde’ der misin?”
“Onun içindeki içindedir” anlamına gelen “Fihi Ma Fih” adlı kitap, Mevlâna’nın değişik meclislerde yaptığı konuşmaların Sultan Veled tarafından bir araya getirilmesiyle oluşur. 61 bölümlük “Fihi Ma Fih”, cennet, cehennem, dünya, ahiret ve aşk gibi konuların yanı sıra, dönemin siyasal olaylarına da ışık tutar.
Mevlânâ, “Mesnevi”de anlaşılması güç olan konuları yeri geldikçe açıklayan bu eserde, sohbet üslubunda ve karşısındakilerin seviyesine uygun olarak konuşur.
Burada Mevlânâ’nın tasavvufi düşünceleri, dünya görüşü, şiir anlayışı, devrin birçok dini, felsefi, ahlaki konuları ve bu konulara Mevlâna’nın bakışı rahatça görülür. Hemen hemen eserin bütününde Mevlâna’dan “Mevlânâ buyurdu ki”, “Hüdavendigâr buyurdu ki” şeklinde üçüncü şahıs olarak bahsedilmesinin nedeni bizzat onun kaleminden çıkmamasının bir göstergesidir.
7 ÖĞÜDÜN KAYNAĞI: “MECALİS-İ SEB’A”
“Ben ümmiyim. Gerçeğe erenlerce ümminin anlamı şudur: Başkalarının elle, kalemle yazdıklarını o elsiz, kalemsiz yazar. Başkaları olmuş, geçmiş şeyleri hikaye ederler; o ise gaybdan bahseder, henüz olmamış fakat olacak şeyleri hikaye eder. Canı olan olmuşu görür / Olmamışı görense bambaşka bir varlıktır.”
Mevlâna’nın yedi vaazından oluşan “Yedi Meclis”, suçtan kurtulmak, inançtaki güç, tövbe edip doğru yolu bulmak, bilginin değeri, aklın önemi gibi konuları içerir.
Her meclise Allah’a yakarışla (münacaat) başlayan Mevlâna, anlattıklarını şiir ve hikayelerle süsler. Mevlâna’nın en bilinen sözü “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol”un da yer aldığı yedi öğüdü, bu kitaptan alıntıdır:
· Cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol.
· Merhamette güneş gibi ol.
· Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
· Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
· Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol.
· Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
· Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
(0) Yorum yaz! Baglanti